Üreme emeği küresel piyasanın yeni sömürü alanına dönüştürülüyor

  • 09:03 7 Temmuz 2026
  • Dünya
Melek Avcı
 
ANKARA - Savaş, yoksulluk ve ekonomik eşitsizliklerin büyüttüğü taşıyıcı annelik pazarı, kadın bedenini küresel üretim zincirinin bir parçasına, çocukları ise sözleşmelerin konusu haline getiriyor. Kadın örgütleri, bu sistemin kadınların üreme emeğini metalaştırdığı uyarısında bulunuyor.
 
Bugün dünyanın birçok yerinde kadınlar, savaşların yarattığı krizler ve erkek egemen iş yaşamı nedeniyle ekonomik bağımsızlıklarını kazanmakta, iş bulmakta ve işlerini sürdürebilmekte daha fazla zorluk yaşıyor. Pandeminin başlangıcından bu yana milyonlarca kadın, küresel ölçekte çalışma hayatının dışına itilen ilk kesimlerden biri oldu. Buna karşılık erkeklerin istihdamında artış yaşandığını gösteren veriler bulunuyor. Ekonomik güvencesizlik derinleştikçe kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için başvurdukları yollar da değişiyor.
 
Örneğin dijital teknolojilerin gelişmesiyle birlikte erkek egemen sistem, kadın bedeni üzerindeki sömürüyü dijital alana da taşıyarak, ekonomik krizle karşı karşıya kalan kadınları OnlyFans gibi temelde dijital fuhuşa dayanan ancak "içerik üretilen uygulamalar" olarak pazarlanan platformlara yönlendiriyor. Kadınların geçim sıkıntısı yaşaması ve bu koşullara bilinçli biçimde sürüklenmesi, onların sınırlı seçeneklerinden yararlanan piyasa ve şirketlerin büyümesini de beraberinde getiriyor. Kadın bedeninin sömürü alanı olarak ticarileştirilmesinin yanı sıra, bir üretim aracı gibi kullanılmasının önünü açan politikalar da giderek yaygınlaşıyor. Bunların en çarpıcı örneklerinden biri ise "rızaya dayalı" olarak sunulan taşıyıcı annelik sistemi.
 
Günümüz dünyasında kapitalist sistem, yalnızca biyolojik olarak kadın olmayı dahi bir üretim alanına dönüştürebiliyor. Taşıyıcı annelik sisteminde bir kadın, başka bir kişi ya da çift adına hamile kalıyor, gebeliği sürdürüyor ve doğumun ardından çocuğu sözleşme kapsamında teslim ediyor. Bu durum, insan ticaretinin günümüz teknolojileriyle birleşerek yasal düzenlemelerin arkasında kendisine yeni bir pazar alanı yaratmasının örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
 
Kelimelerle oynayarak rızaya dayalı olarak gösterme
 
Taşıyıcı annelik şirketleri faaliyet gösterdikleri ülkelerde yasal zeminde çalışırken, çoğu zaman ticari ve "özgeci (fedakâr)" taşıyıcı annelik arasında kavramsal bir ayrım yapıyor. Bu ayrımı da toplumun değerleri üzerinden, "fedakâr insan" ve "yardımsever insan" söylemleriyle pazarlıyor. Sektör, özgeci modelde taşıyıcı annenin doğrudan ücret almadığını, yalnızca gebelik ve doğum sürecinde ortaya çıkan masraflarının karşılandığını ileri sürerek sistemi bir "yardım faaliyeti" olarak sunmaya çalışıyor. Ancak kadın bedeninin küresel piyasanın bir parçası haline getirilerek metalaştırılması gerçeği bu modelde de değişmiyor. Bu alanda çalışma yürüten aktivistlerin çoğu, "ticari" yerine "özgeci" kavramının kullanılmasının şirketlerin bilinçli bir tercihi olduğunu, böylece daha fazla ülkede taşıyıcı anneliğin yasallaşmasının önünün açılmaya çalışıldığını belirtiyor.
 
Savaş bölgesi ve yoksul ülkelerde yasal
 
Taşıyıcı annelik, farklı ülkelerde farklı hukuki düzenlemelerle uygulanıyor. Özellikle Ukrayna ve Yunanistan gibi ülkelerde kadın bedeninin sömürüsü yasal bir piyasa haline gelirken, savaş ve yoksulluğun etkisindeki ülkeler de uluslararası taşıyıcı annelik sektörünün hedefi oluyor. Avrupa başta olmak üzere birçok ülkeden çocuk sahibi olmak isteyen çiftler, ekonomik olarak dezavantajlı ülkelerde yaşayan kadınlara yöneliyor. Bu eşitsiz hukuki yapı zamanla uluslararası bir taşıyıcı annelik piyasasının oluşmasına yol açtı. Ticari taşıyıcı anneliğin yasal olduğu ülkelerde yaşayan ekonomik açıdan dezavantajlı kadınlar, daha zengin ülkelerden gelen çiftler adına "rızaya dayalı" olduğu iddiasıyla taşıyıcı anne olarak çalıştırılıyor. Savaş ve yoksulluk nedeniyle bu sistemin parçası haline getirilen kadınlar üzerinden büyüyen bu piyasa, varlıklı kesimlerin çocuk sahibi olmak için adeta "taşıyıcı annelik turizmi" yapmasına da zemin hazırlıyor. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde taşıyıcı annelerin yüzde 15 ila yüzde 50'sinin asker eşlerinden oluştuğu tahmin ediliyor. İş bulmakta yaşanan güçlükler ve aile geçimine katkı sağlama zorunluluğu, bu kadınları sektörün hedef gruplarından biri haline getiriyor.
 
İnsan ticaretinde ‘indirim’
 
Taşıyıcı annelik pazarının sürdürülebilmesi için kadınların da bu süreci olumlayan söylemler geliştirmesi bekleniyor. Şirketler ise taşıyıcı anneliği yardımseverlik, fedakârlık ve başkalarına destek olma duyguları üzerinden tanıtıyor. Bazı kuruluşlar reklamlarında "indirim" gibi insan onurunu hiçe sayan kampanyalara yer verirken, bazıları ise sistemi "ahlaki bir görev" ya da "özveri örneği" olarak pazarlıyor. Böylece kadın bedeninin sömürülmesi görünmez kılınmaya çalışılıyor. Kadın hakları alanında çalışan aktivistler ise erkek egemen sistemin, kadınların başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak için bedenlerini kullanmasını tarih boyunca fedakârlık olarak sunduğunu belirterek bu anlayışa karşı çıkıyor.
 
Diğer bir boyut kadın sağlığı
 
Taşıyıcı annelik tartışmalarının bir diğer boyutunu ise kadın sağlığı oluşturuyor. Biyolojik olarak hiçbir hamilelik tamamen risksiz değil. Yardımcı üreme teknolojileriyle gerçekleşen hamileliklerde ise risklerin daha yüksek olduğu araştırmalarla ortaya konuluyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde taşıyıcı annelik sürecinde yaşamını yitiren kadınların bulunduğu da kamuoyuna yansımıştı. Kanada'da faaliyet yürüten SOS GPA'nın paylaştığı verilere göre, Ontario merkezli geniş kapsamlı bir araştırma, taşıyıcı hamileliklerin ciddi sağlık komplikasyonları açısından en riskli gebelikler arasında yer aldığını ortaya koydu. Araştırmaya göre taşıyıcı anneler, kendiliğinden hamile kalan kadınlara kıyasla üç kat daha fazla ciddi sağlık riskiyle karşı karşıya kalıyor.
 
Kadın bedeni üretim aracına bebek ise tüketim nesnesine dönüştürülüyor
 
Şirketlerin kadınlara dayattığı ve kimi zaman "seri taşıyıcı annelik" olarak tanımlanan uygulamalarda artık söz konusu olan yalnızca tek bir hamilelik değil. Kadın bedeni, tekrar tekrar "üreme hizmeti" sunan bir üretim aracına dönüştürülüyor. Sömürü piyasasında bazı kadınlara üç, dört, sekiz hatta daha fazla kez taşıyıcı annelik yaptırılıyor. Uzun yıllardır "Kadınlar bebek üreten fabrikalar değildir" diyerek kadın bedeninin metalaştırılmasına karşı mücadele eden kadın örgütleri, bugün aynı zamanda "Çocuklar da sözleşmeler aracılığıyla edinilen tüketim nesneleri değildir" diyerek bu sisteme karşı çıkıyor. Kadın örgütleri, taşıyıcı annelik pazarının yalnızca kadın bedenini değil, doğan çocukları da kimlik, aidiyet ve köken tartışmalarının merkezine yerleştirdiğine dikkat çekiyor.
 
Bebek doğduğu andan itibaren bir algıyla büyüyor
 
Taşıyıcı annelik yoluyla dünyaya gelen bir çocuk hiçbir sorun yaşamadan büyüse bile, bu durumun kadın ve kadın bedenine ilişkin algısını nasıl şekillendirdiği üzerinde durulması gerektiği belirtiliyor. Özellikle bu sömürü piyasasında doğan çocuklar, kadınların kendi ihtiyaçlarından önce başkalarının ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olduğu ve kadın bedeninin kullanılabilir bir üretim aracı olduğu anlayışıyla karşı karşıya kalabiliyor. Kadın örgütlerine göre bu yaklaşım, mevcut erkek egemen sistemin yeniden üretilmesine de hizmet ediyor.
 
Medyanın romantize edilmiş hikayeleri
 
Uluslararası taşıyıcı annelik anlaşmalarının yaygınlaşmasıyla birlikte medya da, bu sistemin görünürlüğünü artıran araçlardan biri haline geliyor. Medyada sıklıkla "harika bir deneyimdi" söylemiyle sunulan hikâyeler, sistemin yarattığı sömürüyü görünmez kılıyor. Egemen medya anlatılarında çoğunlukla mutlu sonla biten hikâyeler öne çıkarılırken; çocuk sahibi olan ailelerin mutluluğu, yardımseverlik, dayanışma ve fedakârlık temaları ön plana çıkarılıyor. Buna karşın, yoksulluk nedeniyle bu piyasanın içine sürüklenen kadınların pişmanlıkları, yaşadıkları beden sömürüsü, psikolojik etkiler ya da doğumdan sonra bebeklerinden ayrılmanın yarattığı travmalar çoğu zaman görünür olmuyor. Bunun nedenlerinden biri, kadınlara imzalatılan gizlilik sözleşmeleri. Diğer yandan birçok kadın da yaşadığı ağır süreci geride bırakabilmek için bu deneyim hakkında konuşmaktan kaçınıyor.
 
Tarihsel bağlamdan bağımsız değildir
 
Taşıyıcı annelik sürecinin fiziksel, duygusal ve toplumsal sonuçlarının görünmez kılınmasına karşı kadın örgütleri, kadınların doğurganlığının toplumsal bir kaynak olarak görülmesine yönelik politikalara karşı uzun yıllardır kampanyalar yürütüyor. Bu tartışmalar, kadınların kürtaj hakkı, kaç çocuk doğuracağı ve bedenleri üzerindeki söz hakkı gibi tarihsel mücadelelerle de kesişiyor. Biyolojik olarak kadınların çocuk doğurabilmesi, başkaları adına çocuk doğurmakla yükümlü oldukları anlamına gelmiyor. Ne erkekler, ne devlet, ne de toplum adına... Tarih boyunca kadınların bedenleri, emekleri ve bakım yükü toplumsal bir görev olarak görüldü; kadınların kendi ihtiyaçları ise çoğu zaman ikinci plana itildi. Kadın örgütlerine göre taşıyıcı annelik tartışması da bu tarihsel bağlamdan bağımsız değerlendirilemez.
 
Bu sistemin bedelini kim ödüyor?
 
Taşıyıcı anneliği savunan çevreler çoğu zaman aile kurma hakkı, bireysel özgürlük ve dayanışma kavramlarını öne çıkarıyor. Kadın mücadelesi yürüten örgütler ise farklı bir soruya dikkat çekiyor: Bu sistemin bedelini kim ödüyor? Onlara göre kadınlar büyük ölçüde ekonomik eşitsizlikler nedeniyle bu piyasanın parçası haline geliyor. Hamilelik sürecinin tüm fiziksel risklerini üstleniyor, doğumun bedensel ve psikolojik sonuçlarıyla yüzleşiyor. Çocuklar ise doğdukları andan itibaren sözleşmelerin, ebeveynlik düzenlemelerinin ve kimlik tartışmalarının öznesi haline geliyor. Bu nedenle taşıyıcı annelik pazarı, yalnızca bireysel bir tercih değil; kadınların üreme emeğinin, anneliğin ve çocukların piyasa ilişkileri içine dahil edilmesini içeren daha geniş bir siyasal ve etik tartışma olarak değerlendiriliyor.