Şiddetin serencamı

  • 09:03 16 Ekim 2026
  • Jineolojî
"Burada asıl sorulması gereken soru “binlerce yıl boyunca hiyerarşi biçimleri inşa edip ardından onları parçalarına ayırdıktan sonra ‘homo sapiens, neden kalıcı ve katı eşitsizlik sistemlerinin kök salmasına izin verdi?’ Burada bir izin verme ya da evrimsel bir dönüşümden ziyade Abdullah Öcalan’ın son manifestosunda ‘kastik katil’ dediği gerçek ortaya çıkar.”
 
Zeynep Beydağı 
 
Şehri avucumun içine alsam, elimde bir bez, her yanını ovalayıp parlatsam ... 
 
Şehir tehditten arınır mı? Bin bir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu? 
 
Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez…
 
(Mine Söğüt, Deli Kadın Hikayeleri)
 
Habil ve Kabil’den beri insanın insana kast edişi bilinir. Kenger toplamaya giden iki kardeş torbanın delik olduğunu fark etmedikleri için kavga ederler. Kız kardeşini öldürüp karnını açan çocuk, kengerlerin orada olmadığını ve haksız yere öldürdüğünü fark ettiğinde Kürtçe’de pepuk denilen guguk kuşuna dönüşür. Onun ağaçtaki ötüşü Kürdistan’da acı ve vicdan azabını simgeleyen bir öyküye dönüşür. “Kê kuşt, min kuşt. Kê şuşt, min şuşt. Ser çi? Ser torbe kerenga” (Kim Öldürdü? Ben öldürdüm. Kim yıkadı? Ben yıkadım. Ne için? Bir torba kenger için). Pepuk kuşunun hikayesi, aynı ananın karnından doğan kardeşlerin dahi birbirlerini öldürüşünün trajik hikayesidir. Bu kadim trajedi 2004 yılında erkek kardeşi tarafından öldüren Güldünya Tören için yazılan şarkıda yankılanmaya devam etmişti; “Canım abim vurma beni /Bu dünyadan alma beni /Dökülür mü kardeş kanı /Bir karında yatmadık mı /Bir anadan doğmadık mı /Bir memeden doymadık mı /Binbir yarayla tek bir kurşunla gitti /Güldünya!” Aynı anadan doğanlar dahi kurban ve faile dönüşebiliyorsa şiddet insan doğasının bir parçası mıdır diye düşünmeden edemiyoruz. Doğada, tarihin en eski toplumlarında şiddetin kalıntıları ile karşılaşır, kutsal kitaplarda ve mitolojilerde şiddet anlatılarına tanık oluruz. Belki tanımı böyle yapılıp da ezelden beri ve doğamızın bir parçası olduğuna inandırıldığımız için şiddet karşısında duyarsızlığı ve çaresizliği kanıksarız. Duyarsızlık ve çaresizlik, içinde bulunduğumuz çağda en yaygın hisler. Sorunlar karşısında öfke duymak, acı çekmek, kaygı hissetmek daha yaygınken, çözümü için sorumluluk duygusunda ciddi bir zayıflık var.
 
Sorumluluk duygusu da temel bir ahlaki ve toplumsal özelliğimiz. Yaşam üzerine düşünmek, sorgulamak, çözüm üretmek ve eyleme dönüştürmek insan olmanın gereği. Onun yapısal ifadesi ahlak ve politikaya dayalı gelişen toplumsallıktır. Duyarsızlık ahlaki tutumu sakatlarken, düşünme, eyleme ve mevcut gerçekliği dönüştürme gücü yani politik kapasitenin hasar görmesi de çaresizlik hissinin kaynağıdır. Bu açıdan şiddet üzerine yazmak ve konuşmak öncelikle duyarlılıklarımızı ve sorumluluklarımızın farkındalığını taşımalı. Elbette dünyanın tüm acılarını sona erdiremez, tüm savaşlara son veremeyiz. Ama önce kendimizden başlayarak şiddet dilinden, kültüründen uzaklaşabilir, en yakınımız olan alanlardan başlayarak şiddete karşı mücadele yöntem ve araçlarını geliştirmek için politika geliştirebiliriz. 
 
Şiddet üzerine düşünmek 
 
Etçil hayvanların beslenme biçimlerinden doğal felaketlere, canlıların kendilerini savunma refleksi ile geliştirdiği davranışlarla evde çocuklarını döven baba ya da anne, okulda zorbalık yapan çocuk, en gelişmiş silahlarla şehirlerin yıkılması, terör kapsamındaki yıkıcı eylemlerin hepsine şiddet adını vermek ne kadar doğrudur? Paleolitik dönemden kalma kafatası kırıkları, vücuda saplanan ok uçları üzerinden şiddetin kadim tarihine ilişkin bulgular ortaya konulur. Şiddet bir öfke kontrol problemi, psikolojik rahatsızlıkların sonucu ortaya çıkan patolojik bir durum olarak tanımlanır. Faşist liderlerin esasta çocukluktan itibaren yaşadıkları derin komplekslerin intikamını aldığına dair psikolojik analizler yapılır. Erkeklerin şiddet faili olma oranlarının yüksekliğini hormonlarına ve X kromozomundaki mutasyona bağlı izah eden tezler öne sürülür. Tüm bunlar şiddetin analizini daha da güç hale getiriyor. 
 
Şiddetin toplumsal ve kültürel boyutlarını göz ardı eden indirgemeci ya da fazla genellemeci açıklamaların ciddi hataları ve yönlendirmeleri barındırması kaçınılmazdır. Bu açıdan psikolojik çözümlemeler de dahil olmak üzere insana dair her konuda sosyolojik yaklaşım, bizleri daha doğru tespitlere ve tanımlara ulaştırır. Sosyolojik analizin esas alacağı temel toplumsal ilişki birimi ve tarihsel yaklaşım bu noktada önem taşır. Bizim şiddete dair analizimizde esas alacağımız temel toplumsal ilişki ahlaki politik yapı ve tarihsel sosyolojik yaklaşımdır.
 
Bu yaklaşımdan yola çıkarak, öncelikle birinci doğa ve ikinci doğa arasındaki bağ ve farklılaşmayı göz önünde bulundurmak gerekir. İkinci doğa; insanın düşünerek, eyleyerek, seçimler yaparak birinci doğayı dönüştürmesidir. Her iki doğa arasındaki ilişki diyalektiktir. İnsan eylemi, güdüleri, duyguları ve düşünceyi kapsayacak şekilde özelleşmiştir. Buna iyi, doğru ve güzel olanı yapmayı salık veren komünal toplumsal kültürü eklemek gerekir. Dolayısıyla ikinci doğayı şekillendiren ahlak ve politika şiddeti en aza indirgeyecek özellikleri ortaya çıkarır. Çünkü şiddet uygulayan için de şiddete maruz kalan açısından da temel sorun ahlaki ve politik davranma koşullarının bırakılmamış olmasıdır. Armağan vermek, akrabalık ilişkileri kurmak, ritüeller, yarışlar ve daha birçok kültürel etkinliğin şiddeti önleyici özelliği vardır. Bu noktada sorun birinci doğadaki hayvanların avcılık davranışları ya da insanın ikinci doğa kapsamında yaşadığı gelişim değildir. İkinci doğada yaşanan sorunsallık, sapmanın egemen kültür haline gelmesidir. Bu sapmanın vardığı nokta, bugünün iktidar zihniyeti olmuştur. Dolayısıyla şiddet üzerine yapılacak tartışma aynı zamanda güç ve iktidar üzerine değerlendirme yapmayı gerekli kılıyor. Kimi zaman bu kavramlar özdeş kullanılmaktadır ki bu da şiddeti çözümlemeyi zorlaştırmaktadır. Şiddet ile iktidar özdeş kavramlar olmamakla birlikte birbirinden bağımsız da ele alınamazlar. 
 
Güç ve otoritenin ille de iktidara dönüşmesi zorunlu değildir. Gücü yapabilme potansiyeli olarak değerlendirebiliriz. Yani esasta güç bir enerjidir ve o enerjinin ne için, nasıl kullanıldığı, yarattığı sonuçlar üzerinden değerlendirilir. Gücün şiddete dönüşmesi zaruri değildir. Otorite ise bir konudaki yetkinlik, saygınlık, kabul edilir olmakla bağlantılıdır. Otorite karşısındaki saygı zora dayanmayabilir. İktidar hâkim olmak için kullanılan tüm araç ve yöntemleri kapsayan bir gerçekliğe sahiptir. Amaç hakimiyettir ve bunun için her zaman bir şekilde şiddet kullanılmıştır. Ama iktidar ile şiddeti aynılaştıramayız. Şiddet, iktidarın kullandığı temel bir araçtır. İktidar mutlak biçimde kendine boyun eğmiş ötekileri gerektirir. Oysa şiddet ötekini kısmen ya da tamamen yok edebilir. Bu nedenle iktidar şiddeti nerede ne kadar, ne sıklıkta kullanacağına hakim olabilme durumuna göre karar verir. 
 
Şiddetin Kökenlerine Dair 
 
Şiddet kavramının kökeni ‘sertlik, katılık, zorluk’ anlamında, kuvvetle bağlantılı olumsuz bir tanımı içerir. Kendini savunma, yiyecek bulma gibi güdüsel davranışların şiddet olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği tartışmalıdır.  Doğada kontrolsüz ve keyfi, sistematik şiddet kullanımından ziyade açlık, güvenlik ve yuvanın korunması gibi hususlar ön plandadır. Bir hayvan kendini korumak için saldırabilir, yaşamını sürdürmek için başka bir hayvanı avlayabilir, ondan kaçabilir ama bu davranışları “bu hayvan diğerine şiddet uyguladı” diye tanımlanması sorunludur. Bu açıdan insan toplumsallığındaki şiddetin kökenini doğada canlıların davranışlarına indirgemek, kolaycı bir yaklaşım olur.  Buradan varılacak nokta, şiddetin insana mahsus olduğunu söyleyecek özcü bir yaklaşım olmamalıdır. Ancak, hayvan topluluklarının davranışlarını, insan toplumsallığının kavramlarıyla anlamlandırmanın ve insan toplumsallığıyla özdeşleştirmenin sakıncalarını daha çok düşünmek durumundayız.
 
Esasta türümüzün şiddete yatkın bir fiziksel donanımı yoktur. Toplayıcı klanların çatışmalardan kaçınacak şekilde organize oldukları gözlemlenmiştir. Daha geniş bir coğrafyadaki az nüfusa sahip avcı ve toplayıcı toplulukların zorunlu olmadıkça temas etmemeye özen gösteren davranışlar sergiledikleri düşünülmektedir. Büyük topluluklar oluşturmak tarihin daha geç bir döneminde ortaya çıkmıştır. Büyük insan gruplarının oluşumuna yol açan köleleştirme ve ona karşı direnişin yarattığı zorunluluklardır. Yani esasta bizler tür olarak büyük gruplarla değil, küçük gruplarla özerk komün tarzı yaşama daha yatkınız. 
Bununla birlikte tarihsel açıdan insanların birbirine karşı şiddet uyguladığı örnekler tarihin çok eski zamanlarına kadar gider. Ancak, tarihteki bir katliam ya da bir bölgede gerçekleşen bir şiddet olayı üzerinden artık örgütlü şiddetin kurumlaştığı belirtilemez. Devletin ve iktidarın kurumlaşması öncesinde politik yeteneği ve değişim kapasitesi daha yüksek olan topluluklar, birçok hiyerarşik yapının kurulup yıkılmasını sağlamıştır. Burada asıl sorulması gereken soru “binlerce yıl boyunca hiyerarşi biçimleri inşa edip ardından onları parçalarına ayırdıktan sonra homo sapiens, neden kalıcı ve katı eşitsizlik sistemlerinin kök salmasına izin verdi?”  Burada bir izin verme ya da evrimsel bir dönüşümden ziyade Abdullah Öcalan’ın son manifestosunda “kastik katil” dediği gerçek ortaya çıkar. 
 
M.Ö 12.000’e kadar bireyler arası şiddet kanıtlarına sınırlı düzeyde rastlanırken, bu tarihten itibaren örgütlü şiddet (katliamların) izlerine çok daha fazla rastlanır. 
 
İnsanların fi tarihinden beri savaştıklarına dair yaygın görüşe rağmen, çok sayıda arkeolojik ve antropolojik çalışma, örgütlü şiddetin yalnızca son 12.000 yılda, büyük çaplı savaşların ise son 3000 yılda ortaya çıktığını göstermektedir… örgütlü şiddet, yerleşik kültürlerle bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi, düzenli çiftçilik, toprak mülkiyeti, müstahak şehirler, kurumlaşmış dinler, siyasi düzenler ve ayrıntılı toplumsal tabakalaşma biçimleri ile-birlikte tarih sahnesinde belirmektedir. (Sinisa Malesevic, Örgütlü Vahşetin Yükselişi)
 
Salt şiddetle bir sistemleşme ve onu sürdürmek mümkün değildir. İdeolojik meşrulaştırma, devlet organizasyonu olan bürokrasi ve şiddet araçları bütünlüklü kullanılarak kurumlaşma yaşanmıştır. 
 
Not: Yazının devamı “Kapitalist Uygarlık Çağında Şiddet” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.
 
Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Şiddet ve Direniş” dosya konulu 38. sayısından kısaltılarak alınmıştır.