Özgür kadın ütopyasından sisteminin inşasına: Statü ve toplumsal sözleşme

  • 09:02 2 Ekim 2026
  • Jineolojî
  
"Kadının toplumsal sözleşmesi, demokratik toplum sözleşmesi olarak tariflenirken klasik anlamda yeni bir idari-düzenleyici hukuk tartışmasının ötesinde değişmesi gereken zihniyete ve dönüşecek zihniyetle toplumsalın yeniden kurulmasına odaklanır."
 
Ruşen Seydaoğlu
 
Hukukun Feminist Eleştirisi ile Aşılan Eşik
 
Bugün kadın özneliğinin oluşturduğu değerlerle, toplumsal etkisi büyük bir statü olarak görüldüğü uzun süreçler sonrasında uluslaşmanın devletleştiği, devletliliğin kapitalizm ve erkek egemenliğinden doğduğu düzenle devreye girmiş yeni “değerler” piyasadadır. Hukukun resmileştirildiği bu düzenle beraber kadının hukuk öznesi sayılmaması yasalaştırılmıştır.  Böylesi bir felaket, kadınların yasa metinlerine eşitlik ibaresine bitişik olarak katılmasıyla da ustaca gizlenmiştir. Ancak bunun karşısında duran feminist akıl önemli bir eleştiri mirasını da açığa çıkarmıştır. Hukuk herkes içindir-kadınlar hariç!
 
Catharine Maccinnon “Hukuk tarafsız değildir erkeklerin dünyasını evrensel ilan eder” derken hukukun yapısal inşası ve taşıdığı zihniyeti mercek altına alır. Onun da üzerinde durduğu, hukukun kadınların yaşadığı ayrımcılığı gidermediği gibi zaten böyle bir amacının olmadığı, çoğunlukla bunu üreten ve meşrulaştıran düzeni pekiştirdiğidir. Hukuk tarafgirdir; liberal hukuk diye tariflenen eğilimin hukukun cinsiyetten bağımsız olduğunu söyleyerek yeniden ürettiği şey kadınların cinsellikleri üzerinden yaşadıkları tacizleri, tecavüzleri ve tüm diğer saldırıları görünmezleştirmek olmuştur. Bu, hukukun eşitlik iddiasıyla erkeklerin fikir ve eylemlerinin standartlaştırılmasıdır. Yani kadın ve erkeğe aynı davranmak, eşitlik değildir. Nitekim “Devlet, erkeklere kadınlara nasıl davrandıkları konusunda erkekler gibi bakar”. (Catharine A.Maccinnon, Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru) Hukuk da güç odağı olarak erkeklerin dezavantajlı konumdaki kadınlara ve toplumdaki diğer ötekilere dönük edimlerinin yasal olarak güvence altında tutulmasını sağlar. Nitekim kadınlara dönük suçlardaki rıza ölçüsüne getirdiği eleştirilerin genişliği, cinsel tacizin ayrımcılık olarak kabul edilmesine dair mücadelesi, eşitsiz güç ilişkilerinin hâkim olduğu sistemlerde aynılaştırmanın başlı başına bir perdeleme olduğunu deşifre eden güçlü doneler sunmuştur. (Catharine A.Maccinnon, Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru)
 
Sadece Maccinnon değil birçok feminist hukuk eleştirmeni hukukun kaynağı, yaratıcıları ve uygulaması açısından esaslı eleştirileriyle kadın-hukuk ilişkisini kuramsallaştırır. Bazı örnekleri öne çıkarmak gerekirse; Frances Olsen hukukun karşıtlıklar -erkek/kadın, akıl/duygu, kamu/özel- üzerine kurulu ve bu karşıtlıkların bizzat hiyerarşinin dayanağı olduğuna; Carol Smart, hukukun kadınların gündelik ve geçmiş deneyimlerinin yarattığı tahribatı kasten görmeyen bir bilgi sistemi olduğuna; Kimberle Crenshaw’ın ise kesişimsellik kavramını geliştirerek hukukun ırk, sınıf ve diğer kimlikleri kadın olmakla birlikte ele alması gerektiğine dair ön açıcı tartışmalar yürütmüştür.
 
(Frances Olsen, “The Sex of Law”, Harvard Law Review) Carole Pateman ise hukuk sisteminin dayandığı toplumsal sözleşme üzerinde yoğunlaşırken kurulmuş ve bozulmuş ilk sözleşmenin cinsel sözleşme olduğu üzerinde durur.  Yürüttüğü tartışmalarda, sözleşmelerin (özellikle cinsel sözleşmenin), genel sözleşmeci yaklaşımın dayattığı; özgürlüğün bile sözleşme ile devredilebileceği fikrinden uzaklaştırılmasını savunur.  Sözleşmenin ilgili hakların ve ilişkilerin yenilenmesi/tanınması ve korunması temelinde ele alınabileceğini belirtir. Bu bize toplumsal sözleşme tartışmalarında arka planda ikinci bir sözleşmenin yani cinsel sözleşmenin sürdürüldüğünü görmek gerektiğini hatırlatır. Birey, toplum ve devlet arasındaki ilişki, iktidarcı zihniyetiyle ilk karşıtlaşmayı kadın-erkek ve kadın-toplum arasında kurmuştur. Pateman’ın, “İlk bakışta özel alanın yaratılmasına hiç gerek yokmuş gibi görülebilir; zira erkeklerle kadınlar arasındaki cinsel ilişkiler, evlilik ve aile, doğa durumunda da zaten vardır. Ama ilk sözleşme “sivil toplumu” ortaya çıkarır ve özel alanın nasıl kurulduğunu ve kamusal alandan ayrılmasının neden gerekli olduğunu açıklamak için cinsellik sözleşmesinin hikayesini anlatmak gerekir” değerlendirmesi (Carole Pateman, Cinsel Sözleşme), sonrasında ilk olmadığını öğrendiğimiz ama ilkmiş gibi sunulan toplumsal sözleşmenin sözde özel-kamusal alan ayrımıyla kadını yaşamdan peyderpey koparan eril karakterini vurgular. O halde demokratik ulusun toplumsal sözleşmesinin klasik sözleşmeci yaklaşımdan ayrılması gereken bir diğer özelliği, kadın özgürlükçü yaklaşımı olmalıdır, diyebiliriz.
 
Mevcut hukuk sistemi feminist hukuk eleştirisiyle cinsiyetli olması, yarattığı özel-kamusal alan ayrımıyla kadınları güvencesiz bıraktığı, iddia ettiği tarafsızlığın ideolojik bir argüman olarak yaratıldığı ve aslında erkek egemen güç ilişkilerine dayandığı boyutlarıyla adeta mahkûm edilmiştir, denebilir. Kadınların özgürlük mücadelesiyle doldurdukları tarihin bizi getirdiği aşama, hukukun ne olduğunun, kadınlara ne yapmak istediğinin, toplumu nasıl şekillendirildiğinin güçlü kavratılması olmuştur. Bu güçlü, eleştirel feminist yaklaşımların hayata geçiremediği ise başka türlü bir sistemin, mevcut sistemin kesişim alanlarından da faydalanarak ama asıl hikâyenin sistemin dışında bizzat kadınlar tarafından oluşturulabileceğidir. 
 
Hukukun eleştirisi ve toptan reddi dışında başka bir yolun daha mümkün olduğunu göstermesi açısından Kürt Kadın Hareketi-Özgür Kadın Hareketinin Kadının Toplumsal Sözleşmesi önemli bir alan tutar ve imkân yaratır.  Alternatif bir yaşam için alternatif bir sisteme, bu sistem için de toplumla kadın özgürlükçü bir barışmaya ve sözleşmeye ihtiyacımız olduğunu söyler.  Mevcut siyasetin ve hukukun kendilerini dayandırdıkları cinsiyetçi ideolojiye tam karşısından bakarak; bir anlamda politikasız bırakılmış toplumun yeniden politika üretmesinin kanallarını açar. Büyük ortaklıklar ve bazı farklılıklarıyla erkek egemenliğine ve kapitalizme karşı dünyanın her yerinden yükselen itirazları sahiplenir. Ama sadece haksızlıkla mücadele ederek değil mevcut sisteme karşı özgür kadın sistemini inşa ederek devam ettiği yolda feminist eleştiriyle atılan tohumları büyütür. 
 
Özgür Kadın Hareketi, kadının, kendi özgür iradesini açığa çıkarabilmesi ve bu özgür iradeyle toplumsallığını inşa edebilmesi için örgütlü ve özerk bir mücadeleyi esas alır. Tarihin en istikrarlı direnişçileri olarak kadınların varlığının ve dönüştürücü gücünün ancak toplumlar tarafından garanti altına alınması ve savunulmasıyla yaşamı değiştirebileceğini vurgular. Bu vurgu aynı zamanda demokratik modernitenin ve demokratik ulusun yani önerilen sistemin ve dönüştürülmesi gereken zihniyetin, saldırı altındaki kadın değerlerini korumasını ve kadın değerleri ekseninde toplumsal bir kimlik yaratılmasını içerir. 
 
Kadının toplumsal sözleşmesi, demokratik toplum sözleşmesi olarak tariflenirken klasik anlamda yeni bir idari-düzenleyici hukuk tartışmasının ötesinde değişmesi gereken zihniyete ve dönüşecek zihniyetle toplumsalın yeniden kurulmasına odaklanır.  Kadının Toplumsal Sözleşmesi ile ulus devletin erkek egemen ve kapitalist inşasına karşı demokratik ulusun kadın özgürlükçü toplum perspektifiyle hem bir yaşam/yönetim alternatifi hem de siyasi bir tavır yaratabileceğini somutlaştırır. Demokratik ulus yaşamında hukukun ortadan kaldırılması yerine kadın özgürlükçü toplumsal normlara dönüştürülmesi ve denetiminin yine bu ölçüyle hareket eden topluma bırakılması öngörülür. Haliyle Sözleşmenin ve dayandığı toplumsallığın özgür ve katılımcı bireylerin söz ve eylem birlikteliği ile ayakta kalabileceğinin farkındalığı sürekli hissedilir. 
 
Sözleşmede “esas olan ulus-devlet ve onun vatandaşlık sınırları değildir… özgür kadın ve demokratik toplumdur. Demokratik Toplum, cinsiyetçi ve devletçi toplum ve sisteme karşı, ahlaki ve politik toplum ilkeleri temelinde özgür yaşamın yeniden mümkün kılınmasıdır.” diyerek erkek egemen sistemin geliştirdiği cinsiyetçi hukuka karşı, toplumsal ahlak ve politikayı yeniden işlevselleştirmeyi öne çıkarır. Bunun için de toplumsal ahlakın kaynağı olarak nitelediği kadın varoluşunu, cinsiyetçi hukuk tarafından hapsedildiği toplumsal statülerden çıkarıp yeniden özgür yaşamın sürdürülmesinde rol sahibi kılmayı hedefler. 
 
Demokratik ulusun dayanağı olarak ele alınan Sözleşme, elbette klasik sözleşmeci yaklaşımın, sözleşmeyi adeta bir dogma gibi katı kural ve kabuller bütünü olarak ele almasını, demokratik modernitenin diyalektiğe tanıdığı alan açısından kabul edilebilir görmez. Alternatifin tartışmasında, sözleşme kabul edildikten sonra etkisiz ve edilgen hale getirilen topluluklara değil toplumsal olanın mutlak suretle korunacağı haliyle ilke ve ihtiyaçların canlı tutulacağı siyasi bir ilkeye vurgu yapar. Ulus devletlerin cinsiyetli, sınıflı, devletli hukuk öznesinin aksine demokratik toplumdaki yurttaş; “Demokratik toplumun her bireyi, toplumun demokratik bir öznesi konumundadır. Ne toplum bireyin üstünde ne de birey toplumun üstündedir. Toplum, bireyini inisiyatifli, yaratıcı ve iradeli kılarak kendi özgür yurttaşını oluştururken, birey de özgür yurttaş olarak gücünü toplumun komünal değerlerinden aldığını bilerek, bireyselliği ile toplumun komünal özünü korumaya ve beslemeye çalışır. Bu bakımdan özgür yurttaş, bireysel ve kolektif özgürlüklerin uyumlulaşması anlamında birey ve toplum arasındaki optimal dengenin sağlandığı en demokratik toplum yurttaşlığıdır.” şeklinde tanımlanarak mevcut sistemin ve hukukun ortaya koyduğu hukuk özneliğini bozuma uğratır.
 
Sözleşmede, erkek egemen ve kapitalizme dayalı hukukun müdahalesiyle adeta sistemin oyuncağı haline getirilen birey-toplum, demokratik toplum-kadın özgürlüğü, kadın-erkek ve aile ilişkisi, demokratik toplumun anayasal bir değeri olarak tek tek açılır. Suç-ceza ile ayrıntılanan değil ilkelerin netleştirildiği yaklaşıma dayandırılır. Bunların devamında Gençlik, Çocuk, Yaşlılar, Hukuk, Eğitim, Ekonomi, Sağlık, Kültür-Sanat, Ekoloji, Ahlak-Din gibi toplumu oluşturan odaklar, aktörlüğün çok ötesinde demokratik toplumun boyutları olarak ele alınır. Demokrasi, eşitlik, özgürlük ve bu değerlere erişilebilirlik açısından Sözleşmenin ana unsurları olarak değerlendirilir. Ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamın, ancak kadın eksenli bir icrayla eşitlikçi, etik-estetik ve demokratik ölçülere kavuşturulabileceği tekrar tekrar vurgulanır. 
 
Soyutlaştırılmış temel haklar ve devlete bağlanmış idari düzen metinleri olan anayasaların aksine cinsiyetçi, dinci, milliyetçi ifadelerin zihniyetten arındırılmasını amaçlayan kadının toplumsal sözleşmesi bildiğimiz anlamda katı yargısal mekanizmalara yer vermeyerek de başka bir ezberi bozuma uğratır. Birey, Kadın, Erkek ve bunların birliktelikleriyle oluşan Gençlik, Çocuk, Yaşlılar, Hukuk, Eğitim, Ekonomi, Sağlık, Kültür-Sanat, Ekoloji, Ahlak-Din başlıkları içinde her bir grubun kendini siyasi olarak güvenceye alacağı mekanizmalarla “tanınmasını” hedefler. Toplumsal olarak tanınma, bireyselliğini ve toplumsallığını siyasallaştırabilmeye dayandırılır. Bu da her bir odağın kendini demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü zihniyetle, komün, meclis, akademi ve kooperatiflerle örgütlemesiyle mümkün görülür. 
 
Suç denilen mefhum bu değerlere karşı tutumda kendini gösterirken yaptırım da yine bağlı olduğu toplumsal-siyasal mekanizma ile belirlenebilir olur. Yani mevcut hukuk sisteminin yargı memurlarının, görmedikleri, bilmedikleri ve hiçbir zaman ortak bir yaşamı paylaşamadıkları kültürden, inançtan, yaş grubundan ya da cinsiyetten bireyler hakkında “devlet adına” cezalar verdikleri yöntem kabul edilmez. Merkeziyetçi ve erkek egemen standartların belirleyici olduğu sistemin yerini sezgi ve aklın dengesinde kadın özgürlükçü ve toplumsal adalet alsın istenir. 
 
Neticesi itibarıyla siyasi bir mecra olarak ahlaki-politik toplumda, tarihsel çöküşün sebepleri unutulmadıkça ve kadın değerleriyle sürekli ve yeniden canlılık sağlandıkça binlerce yıllık hukuk çıkmazından Kadının Toplumsal Sözleşmesi ile çıkılabileceği en gerçekçi ve umutvar iddia ve inşa olarak özel bir yer kaplıyor. Elbette burada kastedilenin biyolojik bir kadın varlığı ve yöneticiliği olmadığının anlaşılması Sözleşme’nin toplumsallaşma gücünü, toplumun kadın eksenli düşünüş ve yaşama erişmesini arttırıyor. Toplumu oluşturan herkesin özne olarak kabul edileceği ve bu alternatif sistemin tamamının demokratik ve kolektif pratiklerle yine tüm toplum tarafından yürütülebileceği zaten devam eden bir devrim olarak ütopyayı sisteme dönüştürüyor. Bireyselliği güçlendirirken bu gücün toplumsallığa akmadığı her pratiğin iktidarcı bir eğilim taşıdığını ise unutmamak gerekiyor. Haliyle ne toplum karşısında görünmezleşmiş bireyler ne bireyci/bencil yaşamın öne çıktığı deneyimler, bu sistemde yer bulamasın diye alternatif özgür yaşam ilmek ilmek örülüyor.  
 
Not: Yazının devamı “Sonuç Yerine; Yeni Değil Yeniden: Kadın Özgürlükçü İlke ve Özgür Kadın Statüsüyle Bütünsel Hukuka” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır. 
 
* Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Kadın ve Barış” dosya konulu 37. sayısından kısaltılarak alınmıştır.