Şebnem Korur Fincancı: Yeni modeller kurmaya ihtiyacımız var

  • 09:03 19 Haziran 2026
  • Güncel
Melek Avcı 
 
İSTANBUL - Geçmişle yüzleşme, hesap verebilirlik ve toplumsal onarımın birlikte tartışılması gerektiğini söyleyen Prof. Şebnem Korur Fincancı, “Adalet tek başına yeterli değil. Bir daha yaşanmayacağına dair güven yaratılmalı” diyerek yeni demokratik modellerin gerekliliğine işaret etti.
 
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Kürt sorununun çözümsüz bırakılması, kadınların tekçi kimlik ve semboller içine sıkıştırılması, demokratik kamuoyunun ise giderek daralan bir alana hapsedilmesi tartışılmaya devam ediyor. Türkiye’de son dönemde yeniden gündeme gelen barış tartışmaları ve demokratik çözüm arayışları eşliğinde kadınlar, demokratik kitle örgütleri, aydınlar ve akademisyenler, Cumhuriyetin ikinci yüzyılını demokratikleştirme iradesini ortaya koydukları bir konferansta bir araya geldi.
 
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” başlığıyla 13-14 Haziran tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen konferansta; toplumda yok sayılan kimlikler ve cinsiyetler, ekolojik yıkım, yoksullaştırma politikaları, emek sömürüsü, dil, inanç ve kültürlerin inkârı gibi çok sayıda başlık ele alındı. Aydınlar, yazarlar, akademisyenler, sivil toplum ve kadın örgütü temsilcilerinin katıldığı konferansta, Türkiye’nin temel demokratikleşme sorunları masaya yatırılarak eşit yurttaşlık, ortak yaşamın inşası, kadınların öncü rolü, hakikat, yüzleşme ve toplumsal barış başlıklarında kapsamlı tartışmalar yürütüldü.
 
Konferansa katılan birçok isimden biri olan ve  “Demokrasinin ve Barışın Toplumsallaşması”  oturumunun moderatorü Hak Savunucusu Prof. Şebnem Korur Fincancı, çözüme ulaşmak için geçmiş ile yüzleşme ve hakikate ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 
 
‘Hakikat tek başına yeterli değildir’
 
Adaletin tesisi ve adaletin gerçekleşebilmesi için öncelikle temel birtakım ilkeler ve adımların olduğunu söyleyen Şebnem Korur Fincancı, “Öncelikle hakikat olmadan adaletin olması olanaksız. Çünkü adalet sürecinin işleyebilmesi için tam da hakikatin izini sürmek ve ortaya çıkan hakikat üzerinden diğer adımları kurgulayabilmek gerekiyor. Hakikati ortaya koyduğumuzda, bu hakikat ile ne yapacağımızı da bilmek zorundayız. Çünkü hakikat tek başına yeterli değil. Yani arşivlerde, dosyalar içinde kalmasını beklediğimiz bir durumdan söz etmiyoruz. Bir hafıza müzesinden de söz etmiyoruz. Hakikat ile ilgili olarak daha farklı bir dinamik var. Bunun sonucunda, o hakikatin bize gösterdiği bir tanıma, bu süreçte yaşanmışlıkların tanınması ve bu yaşanmışlıkları onarma çabası gerekiyor” dedi.
 
‘Toplum özne hissetmelidir’
 
Toplumlardaki onarımın gerçekleşmesi için adımlara ihtiyaç duyulduğunu belirten Şebnem Korur Fincancı, “Tam da hakikat üzerinden onarıma geldiğimizde, insanları onarabilmenin yolu onların yaşadıklarını, bütün bu travmaları bilip kabul etmekten ve bu travmaları yaratanların da hesap verebilir olmasını sağlamaktan geçiyor. O yüzden hesap verebilirlik çok önemli. Biz çoğunlukla hakikati ortaya koyuyoruz. İnsan hakları örgütleri olarak örneğin hakikatle ilgili bir sıkıntımız yok, dile getiriyoruz. Ama sonrasında nasıl bir yol izleneceği ile ilgili olarak toplumun kendini özne olarak hissedip müdahil olması gerekiyor. Örneğin bu son çıplak arama olayında olduğu gibi... Çıplak arama olduğuna dair bir hakikat var ortada. Biz zaten insan hakları örgütleri olarak bu hakikati yıllardır dile getiriyoruz. Ama bu zamana kadar toplum bunu tanıyıp kabul edip hesap sormamıştı. Oysa bu son olayla birlikte bir hesap sorma davranışı geliştirdi. Kendini özne olarak hissetti” diye belirtti.
 
‘Bir güven ortamı yaratmak gerekiyor’
 
“Ama burada da en büyük sıkıntımız ne? Bence kimin kendini özne hissettiği” diyen Şebnem Korur Fincancı, “Eşit yurttaşlık olmadığında toplum, özne kimliği ile öne çıkıp kimi insanların yaşadıkları için hesap sorma davranışı geliştirebiliyor ama kimilerinin yaşadıkları konusunda böyle bir çaba içine girmiyor. Hesap sorma davranışı geliştirdiğinde, ilk başta anımsayacaksınız, ‘bütün mevzuata uygun davranılmıştır’ açıklaması yapan siyasi otorite mecbur kaldı ve ‘müfettiş atadım’ dedi. Bu bence en önemli kırılma anlarından birisi ama yeterli değil. Çünkü aynı zamanda bir de tekrarlanmama garantisi gerekiyor. Yani güveni tesis etmek gerekiyor. Adalet de tek başına yeterli değil. Bir güven ortamı yaratmak gerekiyor. ‘Bir daha olmayacak bu ihlaller, bu katliamlar, bu yaşananlar’ demek gerekiyor” sözlerini kullandı.
 
‘Yerellerden, gençlerle başlamalı’
 
Geçmişle yüzleşme ve hakikati sadece devletin ve iktidarların değil, toplumun da bir meselesi haline getirebilmenin en önemli adım olduğunu söyleyen Şebnem Korur Fincancı, “Açık yüreklilikle bütün yaşanmışlıkların paylaşılabildiği, paylaşılabileceği ortamlar yaratmak önemli. Bu tabii devasa programlar üzerinden değil; yerellerle başlayan, o yerellerde tüm farklı dinamikleri bir araya getirebilecek deneyim paylaşımları gerçekleştirmekle mümkün olabilir. O yüzden konferanslar, büyük toplantılar çok önemli. Bu toplantı için de benzer bir şey söyleyebilirim; aslında çok değerli konuşmalar dinliyoruz ama zaten bu konuşmaları yapan herkes konuşuyor, konuşmaya da devam ediyor ve belli bir yaşın da üstünde. Ben de burada yaş hiyerarşisinden dem vuracağım ama bu başka türlü, tersine bir yaş hiyerarşisi. Geleceği konuşuyoruz. Geleceği niye ben konuşayım? Ben o geleceği görme olasılığı en az olan insanlardan biriyim yaş itibarıyla. Gençlerin geleceği konuşacağı ortamlar yaratmamız gerekiyor. Onların bir araya geldiği ortamlar...” dedi.
 
‘Görevini hatırlatmak gerekiyor’
 
Demokratik bir cumhuriyet tartışması ve geleceği konuşmak için yaratılması gereken ortamlara örnek veren Şebnem Korur Fincancı, “Okullar örneğin bu ortamların yaratılabileceği kurumlar olarak önümüze çıkabilir. Ne kadar kıymetli olur. Çünkü çok farklı geçmişlerden gelmiş ama kaçınılmaz olarak bu toprakların yarattığı travmaları yaşamış bütün insanların, o farklılıkları buluşturabileceği ortamlar olabilir. Sendikalar olabilir. Çünkü sendikalar sonuç olarak yine karma örgütlerdir; bütün etnisiteler, bütün inançlar bir arada var oluyor. Bu ortamların içinde tartışma dinamiklerini geliştirmek mümkün olabilir. Tabii ki bu yüzleşmeler kıymetli, bu tanınırlık kıymetli. İnsanlar tanındığını, hissedildiğini, duyulduğunu fark etmeli bu ortamlarda. Ama sonrasında bunun için yapılacakları da ortaya koymak gerekiyor. Orada da adına devlet dediğimiz o organizasyona görev vermek gerekiyor. Görevini hatırlatmak gerekiyor” sözlerini kullandı.  
 
‘Yeni model arayışları ve yereli harekete geçirmek’
 
Türkiye’de demokratik bir dönüşüm için daha farklı model ve mekanizmalara ihtiyaç olduğunu ifade eden Şebnem Korur Fincancı şöyle devam etti: “Toplumdan farklı bir düşünce sistematiğine sahibim. Devletlerin uygun organizasyon modelleri olmadığını düşünenlerdenim. O nedenle daha farklı ve iktidar olarak tanımlanmayacak, birlikte ortak karar verme mekanizmalarını güçlendirecek ortamlara ihtiyaç var. O yüzden biraz evvel de yerel dinamiklerden söz etmiştim. Yerel dinamikler bu anlamda çok işlevsel olabilir ve hegemonik ilişkileri ortadan kaldırabilecek mekanizmaları birlikte tartışmalıyız. Hegemonik ilişkilere dönük bir tespitte bulunduğumuzda da bunu tartışıp eleştirebilme olanağımız olmalı. Bu anlamda bence kadın örgütleri önemli örneklerden birisi. Çünkü kadınlar bunu başarabilmiş. O yatay ilişkilenme modellerini kendi içlerinde önemli ölçüde geliştirebilmiş örgütlenmeler. Tabii ki onların içinde de bir takım hegemonik tutumlar yok değil ama diğer örgütlenmelere göre bu konuda çok daha fazla deneyim sahibiler. O yüzden bu örnekleri düşünmek gerekiyor.”
 
Dayanışmayı cesaretle örgütlemeli
 
Yeni modellere bakmalı. Bookchin'in mesela son dönemdeki komünal sistem üzerine birtakım görüşleri var ki son dönem tartışmalarında da gündeme geldi. Bunları birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. Hiç kolay değil çünkü dönem itibarıyla ağır baskının güçlendiği yeni bir ekonomik sistemle karşı karşıyayız. Yeni derken, neoliberal kapitalizmden daha baskıcı, belki Şebnem Oğuz'un ifadesiyle ‘geç faşizm’ diye adlandırdığı bir sistemle karşı karşıyayız. Buna karşı çok daha cesur olmak gerekiyor. Ama cesaret de dayanışmayla mümkün olabilir. Dayanışma da örgütlenmeyi gerektiriyor. Ancak eski örgütlenme modelleriyle değil; yatay ilişkileri güçlendireceğimiz yeni modeller kurmaya ihtiyacımız var.”