Doğanın sessiz çığlığı...

  • 09:03 28 Nisan 2026
  • Kadının Kaleminden
Büşra Turan
 
“Doğaya karşı işlenen suçlar, sadece ağaçların kesilmesi veya nehirlerin kurutulması değildir. Bu, bir hafızanın, bir kültürün ve en nihayetinde yaşamın kendisinin yok edilmesidir.”
 
Kürdistan ve Türkiye’nin dört bir yanında, son yıllarda eşi benzeri görülmemiş bir ekolojik kırım yaşanıyor. Kaz Dağları’ndan Akbelen’e, Munzur’dan Cudi’ye kadar uzanan bu yıkım hattı, doğayı sadece bir "hammadde deposu" olarak gören rantçı zihniyetin bir sonucudur. Ancak bu katliamlar, sadece ekonomik bir sömürü değil, aynı zamanda halkın yaşam alanlarını daraltan, onları toprağından koparan bilinçli bir politikanın yansımasıdır.
 
Cudi’den Akbelen’e: Ekolojik kırımın politik yüzü
 
Bölgede, özellikle Kürdistan coğrafyasında güvenlik barajları, maden ocakları ve sistematik ağaç kesimleri ile doğa nefessiz bırakılmak isteniyor. Cudi’de günlerce süren yangınlar ve bölgedeki taş ocaklarının kontrolsüzce yayılması, sadece bir çevre sorunu değil, bir "mekânsızlaştırma" siyasetidir. İnsanların binlerce yıldır bağ kurduğu dağlar, dereler ve ormanlar tahrip edilerek, coğrafyanın ruhu yok edilmeye çalışılıyor. Aynı zihniyet, batıda Akbelen ormanlarını maden sahasına çevirirken de karşımıza çıkıyor. Sermaye, sınır tanımadan yaşamı hedef alıyor.
 
Doğanın talanı ve kadın mücadelesi
 
Doğa katliamlarının en ağır faturasını ise kuşkusuz kadınlar ödüyor. Toprağın, suyun ve tohumun koruyucusu olan kadınlar, doğanın metalaştırılmasına karşı en ön safta direniyor. Dereleri hapsedilen Karadenizli kadının feryadı ile ormanı yakılan Kürt kadının direnişi aynı kökten besleniyor. Erkek egemen sistem, doğayı da kadın bedeni gibi tahakküm altına alınacak bir "nesne" olarak görüyor. Bu yüzden ekolojik mücadele, bugün aynı zamanda bir kadın özgürlük mücadelesidir.
 
Yasalar kimin için?
 
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarının birer prosedür haline getirilmesi, yerel halkın görüşlerinin yok sayılması ve yargı kararlarının hiçe sayılarak iş makinelerinin doğaya salınması, hukuk sisteminin de bu talanın bir parçası haline getirildiğini gösteriyor. Doğayı korumakla görevli kurumların, maden ve enerji şirketlerinin önünü açması, toplumsal krizin ne kadar derinleştiğinin en somut kanıtıdır.
 
Sonuç: Yaşamı savunmak estetik değil, hayatidir
 
Doğayı savunmak artık sadece romantik bir çevre duyarlılığı değil, bir varoluş kavgasıdır. Taş ocaklarıyla delik deşik edilen dağlar, HES’lerle kelepçelenen nehirler ve madenler uğruna kurban edilen ormanlar bize şunu söylüyor: Doğa biterse, insanlık da biter. Doğaya karşı işlenen suçlar, sadece ağaçların kesilmesi veya nehirlerin kurutulması değildir. Bu, bir hafızanın, bir kültürün ve en nihayetinde yaşamın kendisinin yok edilmesidir. Ekolojik yıkıma karşı durmak; dili, kültürü ve yaşamın kendisini savunmaktır. Kadının haykırışı, toprağın sesini duyurmaya ve bu talan düzenine karşı "yaşamı" yazmaya devam edecektir.