Ayten Kordu: Dêrsim ve Licê’deki tablo adli değil, politik
- 09:04 9 Şubat 2026
- Güncel
Roza Metina
HABER MERKEZİ- Özel savaş politikalarına dair konuşan DEM Parti Milletvekili Ayten Kordu, özelde Dêrsim ve Licê’nin hedef alınmasının tesadüf olmadığını belirterek, bu iki kentin direniş ve kolektif kimliğin merkezleri olduğunu vurguladı.
Dêrsim ve Licê’de açığa çıkan fuhuş ve uyuşturucu ağları, kadınların ve gençlerin sistematik biçimde hedef alındığı ağır bir tabloyu ortaya koydu. Fuhuş ve bağımlılık politikalarının erkek egemen sistemin kadın bedenine dönük saldırı ve tahakküm biçimleriyle iç içe ilerlerken, yoksulluk ve güvencesizlik üzerinden kadınları kıskaca alınmaya çalışılıyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dêrsim Milletvekili Ayten Kordu, özel savaş politikalarına dair değerlendirmelerde bulundu.
‘Ahlaki çöküş söylemi gerçekliği perdelemek olur’
Fuhuşun, erkek egemenlikli toplumların bütününde yaşanan eski bir kadını köleleştirme aracı; erkek egemenlikli sistemlerin zora dayalı olarak kadınların bedenlerine karşı geliştirdiği saldırı ve tahakküm biçimi olduğunu belirten Ayten Kordu, “Bağımlılık ve uyuşturucu da bu zihniyetin kendisinden bağımsız değildir. Bu durumu münferit suç olayları ya da yalnızca ‘ahlaki çöküş’ üzerinden açıklamak, gerçekliği perdelemek olur. Sorun ve sebepleri sürekli üreten ve gerçeği çoğu zaman üstü örtülü bırakılan kapitalist modernite diye ifade ettiğimiz sömürü ile değersizleştirme; tüketen ve sınırsızca güdüleri kışkırtan, sadece bedenleri değil, ruhları ve duyguları da dağıtan yıkıcı bir sistemin bireyi, aileyi, toplumu hedef almasıdır” dedi.
Dêrsim ve Licê neden hedefte?
Özel savaş politikalarının en yoğun yaşandığı Dêrsim ve Licê’nin seçilmesinin de tesadüf olmadığını dile getiren Ayten Kordu, bu iki kentin tarihsel olarak direniş, inanç ve kolektif kimlik merkezleri olduğunu kaydetti. Ayten Kordu, “Özel savaş bu nedenle buralarda daha kirli ve sinsi yürütülüyor. Dêrsim gibi güçlü demokratik değerlerin olduğu ve kadim bir hafızaya sahip bir coğrafyada bunun açığa çıkması tesadüf değildir. Çünkü Dêrsim’de tarihten bugüne kadınlar, katliama, sürgüne ve inkâra rağmen yaşamı ayakta tutmuş; inancı, dili ve toplumsal bağını hep korumuştur. Erkek egemen şiddete, devlet şiddetine ve yok saymaya karşı her dönem kendi öz savunma biçimlerini yaratmıştır. Licê ise mücadelenin en yoğun sahiplenildiği topraklardır. Bu fuhuş ve uyuşturucu politikalarıyla hedef alınan; geçmişten bugüne taşınan kadının ve toplumun öz gücünü dağıtmak, toplumu savunmasız bırakmak için devlet eliyle yürütülen bir politikadır. Dêrsim inancında can kutsaldır, rızalık esastır. Fuhuş ve uyuşturucu politikaları bu değerlerin tam karşısında durur. Yani hedef yalnız insanlar değil; ana kadına yöneliktir, yaşam felsefesine saldırıdır” diye belirtti.
Devletin güvenlikçi politikaları
Sistemin kadını inkâr eden, kadını erkeğin yedeği olarak gören bir anlayışla hareket ettiğini anımsatan Ayten Kordu, “Kürdistan kentlerinde fuhuşun, uyuşturucunun ve çeteleşmenin sistematik biçimde yaygınlaştırılması; uzun yıllardır uygulanan özel savaş politikalarının bir parçası olarak ilerlemiştir. Özgürlük hareketinden koparmanın ve umutsuz bir toplum yaratma aklıdır bu. Bu politikaların temel hedeflerinden biri; toplumsal dokuyu çözmek, kadınların Kürdistan’da örgütlü gücünü kırmak, kırılgan ve savunmasız hâle getirmek; gençliği ve kadını hem bireysel hem toplumsal direnciyle hafızasından koparmaktır. Dêrsim ve Licê’de ifşa edilen fuhuş ağları, bilinçli politikalarla yoksullukla kuşatılmış, güvencesizliğe itilmiş kadınların bedenleri üzerinden; iş vaadi, barınma, uyuşturucu, şantaj ve tehdit mekanizmalarıyla kadının ve gençliğin mahkûm edilmek istenmesi tesadüf değildir. Bu durum, devletin güvenlikçi politikalarıyla eş zamanlı ilerleyen ve çoğu zaman görmezden gelinen, hatta dolaylı biçimde beslenen bir toplumsal vicdanın çürümesini sağlamak istemektedir” sözlerini kullandı.
‘Toplumsal vicdan ve ahlak yok edilmek isteniliyor’
Ayten Kordu şöyle devam etti: “Ortaya çıkan bu çetelerin kendi başına bunları yapmaları mümkün müdür? Hayır, genel bir zihniyet var ve her yerde göz yumulduğu; içinde kamusal kişilerin de olduğunun bilindiği bir durum söz konusu. Alıyor, operasyon yapıyormuş gibi yapıyor; sonra arka kapıdan bırakıyor. İşte o yüzden ‘mış’ gibi yapıyor. Sözde narkotik mücadele ediyor, sözde ahlak masası mücadele ediyor; halbuki toplumsal vicdan, toplumsal ahlak yok edilmek isteniyor. Licê’de, Dêrsim’de, Türkiye’de; hatta dünyada olan budur. Özellikle Kürdistan’da bireysel silahlanmanın, uyuşturucu trafiğinin ve fuhuşun; dijital mecranın uzun süre denetlenmemesi, bazı apart ve işletmelerin bilinçli biçimde kontrol dışı bırakılması; bu ağların kurumsal ihmallerle büyüdüğünü ve müdahale edilmemesinin, aksine toplumda yayılmasını sağlayan çetelerin seyredilmesinin bunları açıkça gösterdiğini göstermektedir. Önemli deneyimlerimiz var. Kürt kadın hareketi olarak Türkiyeli tüm kadınlarla birlikte mücadeleyi büyütüyoruz; örgütlenmeye devam etmek bizim biricik öz savunmamız. Şu biliniyor: Şiddet, taciz, tecavüz, çocuk istismarı, katliamlar yapısal sorunlardır; bunu hiç unutmadan yol almaya devam ediyoruz. Bu nedenle Dêrsim ve Licê’de açığa çıkan tablolar yalnızca adli değil; politik ve yapısal olarak ele alınmalıdır. Mutlaka ortaya çıkan iddia ve beyanların peşini bırakmayacağız; teşhir edeceğiz. Sadece teşhir değil, mücadeleyi daha da büyüteceğiz.”
Zihniyet mücadelesi
Kadına yönelik şiddet, fuhuş ve kadın katliamlarıyla mücadelenin, kendileri açısından yalnızca dönemsel değil; sürekli ve çok boyutlu bir politik sorumluluk olduğunu kaydeden Ayten Kordu, “Meclis çatısı altında bu meseleleri gündeme taşıyan soru önergeleri, araştırma önergeleri ve basın açıklamalarıyla devletin sorumluluğunu görünür kılmaya çalıştık. Ancak şunun altını özellikle çizmek gerekir: Kadın mücadelesi yalnızca Meclis koridorlarına sığdırılamaz. Bu nedenle feminist hareketle, kadın dernekleriyle, yerel inisiyatiflerle ve sivil toplumun tüm bileşenleriyle birlikte çalışmayı esas aldık.Kadınların istihdama erişimi, güvenceli çalışma koşulları, barınma hakkı ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi; bu anlamda sorumlu olan kamu kurumlarının şeffaf ve denetlenebilir hâle getirilmesi için ortak mücadele yürüttük. İstanbul Sözleşmesi önemli bir hukuksallık ve mücadele kazanımıydı; çekilmeleri öyle sıradan bir durum değil, çok bilinçli bir politikadır. Var olan hukuk bile uygulanmamakta; yargı, siyasal erkin ayrımcı zihniyetine göre hareket etmektedir. Sonuç olarak fuhuşla mücadele yalnızca ‘yasaklama’ ile değil, altında yatan sebepleri ortadan kaldırmakla mümkündür. Bu, aynı zamanda bir zihniyet mücadelesidir” şeklinde konuştu.
Bağımlılık mücadelesine karşı inisiyatifler
Ayten Kordu sözlerine şöyle devam etti: “Yoksulluğu giderek derinleştiren, kadınların her türlü sömürülme hâlini zayıflatan; savaşı bedenlerimize, sofralarımıza kadar indiren bu kastik katil tarihine ve politikalarına karşı daha fazla kurumlarımızı ve yaşam alanlarımızı kurmak gerekiyor. Bunun için her yerde örgütlenmeye devam ediyoruz. Yerellerde tüm STK’larla, yerelde mücadele etmek için ortak bir çalışma planlaması üzerinde sürekli çalışılıyor. Buna ilişkin eylem, etkinlik, panel gibi çalışmaları nasıl büyütebileceğimizi hem tartışıyor hem de hayata geçirmeye çalışıyoruz. Özellikle uyuşturucu, yani bağımlılık mücadelesinin yerelde tüm demokratik kurum ve kişilerle ortak yürütülmesi için inisiyatifler kurmaya çalışıyoruz.”
Gülistan Doku
Dêrsim’de 5 Ocak’tan bu yana kendisinden haber alınamayan Gülistan Doku’ya değinen Ayten Kordu, “Gülistan Doku dosyası, Türkiye’de ve Kürdistan’da kadınlara yönelik suçların nasıl sistematik biçimde örtbas edildiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Altı yıl boyunca etkin bir soruşturma yürütülmemesi, delillerin zamanında toplanmaması, kritik kamera ve HTS kayıtlarına ulaşılamaması; açıkça kurumsal bir ihmalin ve cezasızlık politikasının göstergesidir. Kimse zaten kaybolduğuna inanmıyor; kime sorsanız ‘kaybettirildi’ der. Her yeri kalekol ve MOBESE olan bir şehirde ‘intihar etti’ denilerek uzun süre delillerin yok edilmesine kadar varan sürecin kendisi bile, durumun nasıl çetevari güce dayanan ilişkilerin içerisinde yürütüldüğünü gösteriyor. Altı yıl gizlilik kararı nasıl açıklanabilir? Bu yüzden bu dava, içi organize bir çete, organize bir kötülük ile doludur.
Bu dosyada dikkat çekici olan husus, olayda adı geçen kişinin bir emniyet mensubunun oğlu ve o dönemin valisinin oğlu olduğuna dair iddiaların bulunmasıdır. Şimdi; o dönemin valisi, başsavcısı, emniyet müdürü, asayiş müdürü, üniversite yönetimi dâhil herkesin ciddi bir ihmal zinciri ya da güçlülerin siyasal gücüne dayalı bir örtbas hâli ortaya çıkacaktır. Mutlaka peşini bırakmayacağız. Yine iddialardan biri; o dönemde Gülistan’ın darp edildiğine dair tanık beyanlarına rağmen bu iddiaların derinleştirilmemesi, şüpheli kişinin yurt dışına çıkabilmesi ve soruşturmanın yanıltıcı, dar bir senaryoya sıkıştırılmasıdır. Bu durum, devletin ve yetkili makamların sorumluluğunu tartışmasız hâle getirmektedir. Gülistan Doku’yu; Rojin Kabaiş ve ismi kamuoyuna dahi yansımayan birçok kadının dosyasında okuyoruz. Ortak olan şudur: Kadınlar öldürülüyor ya da kaybediliyor; dosyalar sürüncemede bırakılıyor; failler korunuyor. Bu bir tesadüf değil; sistematik, politik bir tercihtir. Şüpheli ölüm yoktur, kaybolan kadın yoktur; kadınlar katlediliyor” ifadelerini kullandı.
‘Tüm kadınlar için daha fazla örgütleneceğiz’
Gülistan Doku’nun bulunması için verilen mücadelenin, bu ülkede adalet arayışının en onurlu ve en ısrarlı mücadelelerinden biri olduğuna vurgu yapan Ayten Kordu, “Gülistan’ın ailesi başta olmak üzere kadın örgütleri, insan hakları savunucuları, üniversiteler ve Dêrsim halkı; her yerde kadınlar, yıllardır demokratik tepkisini vermekte; eylemlerle, oturma protestolarıyla ve kamuoyu çalışmalarıyla adalet talebini diri tutmuştur. Her fırsatta ‘Kimi koruyorsunuz, hangi çetenin pisliğini kapatıp örtüyorsunuz?’ diyerek, kamuoyuna baş şüpheli Zaynal Abrakov dâhil tek bir tutuklu bile olmamasını haykırmıştır. Ancak ne yazık ki bu meşru talepler çoğu zaman kolluk müdahaleleriyle, yasaklarla ve baskılarla karşılanmıştır. Buna karşın dosyada adı geçen kişiler etkin biçimde sorgulanmamış; kamuoyuna düzenli ve şeffaf bilgi verilmemiştir. Bu durum, aileyi ve toplumu yıldırmaya yönelik bir politikanın varlığına işaret etmektedir. Bugün Gülistan için yürütülen mücadele, yalnızca bir kişinin akıbetini öğrenme mücadelesi değildir. Bu mücadele; kadınların yaşam hakkı, adalete erişim hakkı ve cezasızlıkla yüzleşme mücadelesidir. Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, kaybedilen ve katledilen tüm kadınlar için mücadele gerekçesidir. Vazgeçmeyeceğiz; kadın özgürlükçü, demokratik, eşit bir yaşam için daha çok örgütleneceğiz” sözlerini kullandı.







