Ortadoğu’da Reel Sosyalizmin izdüşümleri
- 09:10 23 Ocak 2026
- Jineolojî
‘Erkeklerin oluşturduğu avcı gruplar yalnızca avcılıkla sınırlı kalmayıp aynı zamanda kulübeler inşa etmiş, kendilerine ait mekanlar yaratmışlardır. Ancak bu grupların temel motivasyonu hayvan ve insan öldürmeye dayalı faaliyetlerle büyümek, yayılmak ve egemenleşmektir..’
Gelawej Şarbajar
Soranice’den Çeviren: Çeviri komünü
Kürtçede “civakbûn” kelimesi, sosyalizm kavramının özsel karşılığı olarak “toplum olma” ve “toplumsallaşma” anlamına gelmektedir. Ancak bu dilsel karşılık yalnızca semantik bir ifade değil, aynı zamanda varoluşsal bir örgütlenme biçiminin de adıdır. Bu kavram, özgürlük ve eşitlik temelinde toplumun yeniden ve özerk biçimde örgütlenmesi anlamına gelirken, aynı zamanda sosyalizmin demokratik sistem inşasıyla özdeşleşmesini de mümkün kılar. Çünkü toplum özü itibariyle demokratiktir; bu demokrasi, önceden belirlenmiş kurumsal yapılardan değil, toplumsal yaşamın kendiliğinden gelişiminden doğar.
Toplumsallaşmanın kaynağı kadın figürüyle özdeşleşmiştir; daha doğrusu ana kadın ile. Tarihin erken aşamalarında, ana kadın ilk defa toplumsallığı kuran, bir arada yaşamı örgütleyen özne olmuştur. “Toplumsallaşma” kelimesi, “toplanma” kavramını da içerdiğinden, bir grup insanın ana kadın etrafında birleşmesini, bir aradalığı kuran etiği ve kolektif bilinci ifade eder. Bu durumda kadın doğal olarak yalnızca bir biyolojik figür değil, aynı zamanda toplumun öznesi ve öncüsü olmaktadır.
Kadın etrafında gerçekleşen bu toplumsallaşma sonucunda, insan diğer canlılardan epistemolojik ve ontolojik olarak ayrışmaya başlamıştır. Bu farklaşmayı, insanlaşmanın ilk adımı olarak değerlendirmek mümkündür. Her yeni adımda fikirlerin, düşüncelerin ve hayallerin sembolize edilmesi ihtiyacı doğmuş; bu ihtiyaç ise dili yaratmıştır. Dilin doğuşu, sadece iletişim değil aynı zamanda düşünen bir varlık olarak insanın kendilik inşasında bir eşiktir. Dilsel gelişmeyle birlikte bir zihniyet devrimine girilmiş; insanın doğaya yalnızca biyolojik bir uyum sağlayan değil, aynı zamanda doğayı anlamlandıran ve dönüştüren bir özneye evrildiği bir süreç başlamıştır.
İnsanın yaşamak için gerekli buluş ve icatları bu zihinsel devrimin bir çıktısı olarak ortaya çıkmıştır. Yerleşik yaşama geçiş, tapınakların inşası, kolektif ihtiyaçların belirlenip karşılanmasına dönük örgütlenmeler, hepsi kadın öncülüğünde gerçekleşen devrimsel adımlardır. Bu adımlar, yalnızca üretim ilişkilerinde değil, değer sistemlerinde de dönüşüme yol açmış, kadın merkezli bir etik ve sembolik düzenin oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Bu süreç içinde, erkeklerin oluşturduğu avcı gruplar da mevcuttur. Bu gruplar yalnızca avcılıkla sınırlı kalmayıp aynı zamanda kulübeler inşa etmiş, kendilerine ait mekanlar yaratmışlardır. Ancak bu grupların temel motivasyonu hayvan ve insan öldürmeye dayalı faaliyetlerle büyümek, yayılmak ve egemenleşmektir. Böylece kadına dayalı toplumsallaşmanın alternatifi olmak isteyen bir iktidar eğilimi belirginleşmiş, erkek avcı grubu toplumun çekirdeğini ele geçirmek istemiştir. Buradaki temel çelişki, toplumsal yaşamı yaşatan etiğe karşı ölüm temelli bir örgütlenmenin doğuşudur.
Bu tehdidi durdurmak ve ana kadın etrafında gelişen değerleri korumak için Neolitik Devrim gerçekleşmiştir. Bu devrim yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda ahlaki, sembolik ve epistemolojik bir karşı duruştur. Neolitik Devrim, toplumun yaşamı önceleyen değerlerini sistematize etme iradesidir. Burada, insanlaşma ile toplumsallaşma arasındaki ilişki bir kez daha vurgulanır: İnsan olmak, toplum olmakla mümkündür.
Bu düşünsel ve tarihsel sürece dair Abdullah Öcalan’ın yaptığı “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” belirlemesi oldukça önemli bir tarihsel atıftır. Bu ifade hem etik hem de ontolojik açıdan derin bir anlam taşır. Sosyalizm, özgürlük ve eşitliği temel alarak insanlaşmayı mümkün kılan bir yolculuktur. Dolayısıyla denilebilir ki sosyalizmin öz gerçekliği ve hakikati bu topraklarda, Mezopotamya’nın kadim dokusunda yaratılmıştır.
Ancak çelişki burada başlar: Bu temel üzerine şekillenmiş olan topraklarda, reel sosyalist devrimler gelişememiştir. En büyük toplumsal devrimler, inanç sistemleri, felsefi gelenekler bu coğrafyada doğmasına rağmen, neden 20. yüzyılda Ortadoğu’da sosyalizm köklenememiştir? Bu, sadece tarihsel değil aynı zamanda ontolojik bir sorudur.
Bahsedilen kazanımlar bu topraklarda sorunların olmadığı anlamına gelmez. Her gelişme aynı zamanda yeni bir sorun da üretir. Tarih düz bir çizgide ilerlemez; daha çok bir helezonik karakter taşır. İlerler, geriler, tekrar eder ve dönüşür. Kölelik sistemi, iktidar yapıları, devletin ortaya çıkışı gibi süreçler, özellikle imparatorlukların uyguladığı şiddetle doğrudan bağlantılıdır. Hiyerarşik devlet yönetimi, düşünceyi ve inancı tahakkümün aracı olarak kullanmıştır. Bu durum, toplumun hafızasında ve düşünce yapısında bir katılaşma yaratmış, kolektif zihniyeti tahrip edici bir etki doğurmuştur.
19. yüzyılda Karl Marx ve Friedrich Engels, diyalektik materyalizmi esas alarak sosyalizmin teorisini oluşturmuşlar; modern sosyalist paradigmayı inşa etmişlerdir. Bu teori, özellikle Sovyetler, Küba, Çin ve Vietnam gibi ülkelerde somut devrim deneyimlerine dönüşmüştür. Ortadoğu da bu düşünceden etkilenmiştir. Ancak 1990’ların başlarında reel sosyalizm, genel bunalımıyla beraber Ortadoğu’da da çözülme sürecine girmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, teorik yetersizliktir. Özellikle toplum, devlet, tarih, din ve kadın gibi temel konular yeterince derinlemesine analiz edilmemiştir. Dolayısıyla hem teorik düzeyde hem de uygulamada eksiklikler doğmuştur.
Ortadoğu, insanlığa uzun süre öncülük etmiş bir coğrafya olmasına rağmen, 19. yüzyıla gelindiğinde bu rolünü yitirmiştir. Avrupa’da 15–17. yüzyıllar arasında gerçekleşen Rönesans, Aydınlanma ve Reform hareketleri devrimsel bir zihniyet dönüşümünü tetiklerken, Ortadoğu hâlâ monarşik devlet yönetimleri ve ağır toplumsal sorunlar altında kıvranmaktadır. Artık Batı'nın bir uzantısına dönüşmüştür.
Burada gözden kaçmaması gereken nokta, Rönesans’a yol açan Haçlı Seferleri sonucunda Ortadoğu kaynaklarının Batı’ya aktarılmasıdır. Mitoloji ve bilimsel ürünler Batı dillerine çevrilmiş, Avrupa’ya taşınmıştır. Moğolların saldırıları sonucunda Hristiyan ve Yahudi din adamlarının göç etmesiyle Ortadoğu’da yalnızca İslami unsurlar kalmıştır. İslamiyet bu bağlamda hem Yahudi hem de Hristiyan geleneklerinin bir sentezi; hem de Ortadoğu’nun felsefi ve kültürel mirasının bir harmanıdır. Bu kaynak aktarımı Batı’da zihniyet devrimi yaratırken, Ortadoğu dogmatik bir zihniyetin içine hapsolmuştur.
Not: Yazının devamı “Ortadoğu’da Deneyimler ve Tarihsel Örnekler-Birinci Bölüm” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.
Bu yazı, Jineolojî Dergisi’nin “Demokratik Toplum Sosyalizmi” dosya konulu 35. Sayısından kısaltılarak alınmıştır.







