‘Barış süreci eleştirel sesleri susturmanın bahanesine dönüşmemelidir’
- 09:07 27 Ekim 2026
- Güncel
Melek Avcı
ANKARA - İsveç Kamu Çalışanları Sendikası Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Karin Brunzell, demokratik barışın örgütlenme hakkı, ifade özgürlüğü ve bağımsız sendikalarla mümkün olabileceğini belirterek, “Bir barış süreci, demokratik hakları ertelemenin ya da eleştirel sesleri susturmanın bahanesine dönüşmemelidir” dedi.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ederken demokratikleşme, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ile kadınların sürece katılımı temel tartışma başlıkları arasında yer alıyor. Barışın toplumsallaşması açısından basın özgürlüğünün, sendikal hakların ve siyasal katılımın güvence altına alınması önem taşırken gazetecilere yönelik baskılar, sansür uygulamaları ve örgütlenme hakkının önündeki engeller de tartışılmaya devam ediyor. Çatışmalı süreçlerin kadınlar ve emekçiler üzerindeki etkileri, barışın yalnızca çatışmaların sona ermesiyle değil, demokratik hakların toplumsal yaşamın her alanında güvence altına alınmasıyla sağlanabileceğini gündeme getiriyor.
Dünyanın farklı bölgelerinde savaşlar, sağcı ve otoriter yönetimlerin yükselişi ile ekonomik krizler derinleşirken kadınların kazanılmış hakları da saldırıların hedefi oluyor. Kadınların güvencesiz koşullarda çalıştırılması, eşit işe eşit ücret alamaması, ücretsiz bakım emeğinin büyük ölçüde kadınların üzerine yüklenmesi ve karar alma mekanizmalarından dışlanması, kadın özgürlük mücadelesi ile barış, emek ve demokrasi mücadelesi arasındaki bağı daha da görünür kılıyor. Bu süreçte sendikaların yalnızca ekonomik hakların savunulmasında değil, demokratik hakların korunması ve barışın inşasında üstleneceği rol de önem kazanıyor.
İsveç Kamu Çalışanları Sendikası (Fackförbundet ST) Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Karin Brunzell, kadın özgürlük mücadelesi ile sendikal haklar arasındaki ilişkiyi, savaşların kadın emeği üzerindeki etkilerini ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni değerlendirdi.
‘Demokrasi zayıfladığında kadın hakları saldırıya uğrar’
Kadınların ekonomik bağımsızlığının özgürlüklerinin temel koşullarından biri olduğunu belirten Karin Brunzell, kadın hakları ile sendikal hakların birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Karin Brunzell, “Ekonomik bağımsızlığın kadın özgürlüğünün en önemli temellerinden biri olduğuna inanıyorum. Kendi geliriniz, insana yakışır çalışma koşullarınız ve ekonomik güvenceniz olmadan yaşamınız hakkında bağımsız kararlar almanız çok daha zordur.
Kadın hakları ile sendikal hakların bu kadar yakından bağlantılı olmasının nedeni budur. Sendikaların eşit ücret, güvenceli istihdam, insana yakışır emeklilik koşulları ve kadınların çalışma yaşamına tam anlamıyla katılmasını mümkün kılan kamu hizmetleri için mücadele etme sorumluluğu vardır. Ancak sorumluluğumuz işyerleriyle sınırlı değildir.
Kadın hakları ile sendikal hakların bu kadar yakından bağlantılı olmasının nedeni budur. Sendikaların eşit ücret, güvenceli istihdam, insana yakışır emeklilik koşulları ve kadınların çalışma yaşamına tam anlamıyla katılmasını mümkün kılan kamu hizmetleri için mücadele etme sorumluluğu vardır. Ancak sorumluluğumuz işyerleriyle sınırlı değildir.
Demokrasiyi, ifade özgürlüğünü ve hukukun üstünlüğünü de savunmalıyız. Çünkü demokrasi zayıfladığında ilk saldırıya uğrayan haklar arasında çoğu zaman kadın hakları yer alır. Bunu Avrupa da dahil olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde çeşitli biçimlerde görüyoruz. Siyasi güçler, kadınların kuşaklar boyunca mücadele ederek kazandığı hakları sorguluyor. Bu hakların bize hiçbir zaman kendiliğinden verilmediğini hatırlamalıyız. Kadınlar örgütlendi, protesto etti ve bu haklar için mücadele etti. Benim açımdan sonuç açık: Demokrasiyi ve güçlü, bağımsız sendikaları savunmadan kadınların özgürlüğünü savunamayız. Kadınların tam katılımı ve öncülüğü olmadan da güçlü bir sendikal hareket inşa edemeyiz” dedi.
‘Kadınların gerçek bir etkisi olmalıdır’
Emek ve sermaye ilişkilerinin tarihsel olarak erkek merkezli bir çalışma modeli etrafında şekillendiğini ve bu modelin kadınların yaşam gerçekliğini yansıtmadığını belirten Karin Brunzell, ücretsiz bakım emeğinin kadınların çalışma yaşamına katılımını ve ekonomik bağımsızlığını doğrudan etkilediğine dikkat çekti. Karin Brunzell, “Bugün bile ücretsiz bakım emeğinin çok daha büyük bir bölümünü kadınlar üstleniyor. Bu durum kadınların çalışma saatlerini, ücretlerini, kariyer olanaklarını ve nihayetinde emekliliklerini etkiliyor. Bunlar bireysel sorunlar değildir. Siyasi kararların, ekonomik yapıların ve toplumu örgütleme biçimimizin sonuçlarıdır. Bu nedenle sendikalar, toplumsal cinsiyet eşitliğini yalnızca özel günlerde ayrı bir başlık olarak ele almak yerine toplu pazarlığın ve siyasi çalışmalarının merkezine yerleştirmelidir. Kadınların yoğun olarak çalıştığı sektörlerde daha iyi ücretler, daha güçlü kamu hizmetleri, güvenceli istihdam ve ücretsiz bakım emeğinin daha adil paylaşılması için mücadele etmeliyiz. Ancak kendimize de bakmalıyız.
Sendikalarımızda kimler söz sahibi? Öncelikleri kimler belirliyor? Genç kadınlar ve güvencesiz işlerde çalışan kadınlar da dahil olmak üzere kadınlar, kararların alındığı mekanizmalarda temsil ediliyor mu? Kadınların gerçek bir etkisi yoksa yalnızca katılım göstermeleri yeterli değildir. Mücadelelerimiz arasında bağ kurma konusunda da daha iyi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Sağlık, eğitim ve diğer kamu hizmetlerinde daha iyi çalışma koşulları için verilen mücadele, aynı zamanda kadınların eşitlik mücadelesidir. Güçlü kamu hizmetleri hem bu alanlarda çalışan kadınlar hem de bu hizmetlere ihtiyaç duyan kadınlar açısından hayati önemdedir” ifadelerini kullandı.
‘Barış aynı zamanda sendikal bir meseledir’
Savaşların ve ekonomik krizlerin kadınları daha ağır etkilediğini belirten Karin Brunzell, çatışmalı süreçlerde kadınların şiddet, yerinden edilme ve yoksulluk riskleriyle daha fazla karşı karşıya kaldığını söyledi. Kamu hizmetlerinin zayıflamasıyla bakım sorumluluğunun da büyük ölçüde kadınların üzerine yüklendiğini ifade eden Karin Brunzell, şöyle konuştu: “Savaşlar ve ekonomik krizler toplumların tamamını etkiler ancak herkesi aynı şekilde etkilemez. Kadınlar çoğu zaman daha ağır bedeller öder. Çatışmalar sırasında kadınlar artan şiddet, yerinden edilme ve yoksulluk riskleriyle karşı karşıya kalır. Kamu hizmetleri çöktüğünde çocukların, yaşlı yakınlarının ve ailelerinin bakımına ilişkin daha fazla sorumluluk üstlenirler. Hükümetler ekonomik krizlere kemer sıkma politikalarıyla yanıt verdiğinde ise kadınlar çoğu zaman bunun bedelini iki kat öder. Birincisi, kamu hizmetlerinde çalışanların büyük bir bölümünü kadınlar oluşturduğu için; ikincisi ise bu hizmetler kısıldığında daha fazla ücretsiz emeğin ev içinde kadınların üzerine yüklenmesi nedeniyle.
Otoriterleşme, militarizm ve sendikal haklara yönelik saldırılar arasındaki bağlantıyı da görmeliyiz. Bağımsız sendikalar, kadın örgütleri ve sivil toplum, eleştiriye tahammül etmeyen hükümetler tarafından çoğu zaman tehdit olarak görülür. Barışın aynı zamanda sendikal bir mesele olmasının nedeni budur. Ancak barış, silahlı çatışmanın yokluğundan daha fazlasını ifade etmelidir. Kalıcı bir barış; demokrasiyi, sosyal adaleti, insan haklarına saygıyı ve insanların kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmesini gerektirir. Sendikalar olarak önemli bir role sahibiz çünkü insanları siyasi, etnik ve toplumsal ayrımların ötesinde örgütleriz. Gücümüz kolektif eylemden ve dayanışmadan gelir. Bu gücü barışı, demokrasiyi ve insan onurunu savunmak için kullanmalıyız.”
‘Kadınlar barış sürecinde söz sahibi olmalı’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Karin Brunzell, kalıcı barışın ancak çatışmalardan en fazla etkilenen toplumsal kesimlerin sürece katılımıyla inşa edilebileceğini belirtti. Kadınların barış süreçlerinde yalnızca destekleyici değil, karar alıcı konumda olması gerektiğini vurgulayan Karin Brunzell, “Kalıcı barışın demokrasi, insan hakları ve çatışmalardan en fazla etkilenenlerin katılımı olmadan inşa edilemeyeceğine güçlü biçimde inanıyorum. Kadınlar da geleceği şekillendirenler arasında yer almalıdır. Kadınlar yalnızca kararlar alındıktan sonra bir barış anlaşmasını desteklemeye davet edilmemelidir. Sürecin kendisi üzerinde gerçek bir etkiye sahip olmalıdırlar. Uluslararası deneyimlerden, kadınların katılımının barış süreçlerini daha kapsayıcı ve sürdürülebilir kılabildiğini biliyoruz. Sendikaların da önemli bir rolü vardır. Demokratik bir barış; örgütlenme hakkını, ifade özgürlüğünü, bağımsız sendikaları ve işleyen bir hukuk devletini içermelidir. Bunlar birbirinden ayrı meseleler değildir. Demokratik bir toplumun temellerinin parçalarıdır. Demokratik kurumlara duyulan güvenin yeniden inşa edilmesinin kalıcı barışın kurulmasında temel bir unsur olduğuna inanıyorum” dedi.
‘Uluslararası dayanışma demokratik talepleri desteklemeli’
Uluslararası dayanışmanın demokratik ve sendikal hakların savunulmasında önemli bir yere sahip olduğunu belirten Karin Brunzell, Avrupa'daki sendikaların ve kadın örgütlerinin yalnızca açıklamalarla sınırlı kalmaması, somut dayanışma mekanizmaları geliştirmesi gerektiğini söyledi. Karin Brunzell, “Benim için uluslararası dayanışma, başkalarına ne yapmaları gerektiğini söylemek değildir. Özellikle demokratik ve sendikal hakları savunmanın kişisel bedellerinin olduğu durumlarda birbirimizin yanında durmaktır. Avrupa’daki sendikaların çeşitli sorumlulukları olduğuna inanıyorum. Sendikacılar ve kadın hakları savunucuları baskıyla karşı karşıya kaldığında sesimizi yükseltmeye devam etmeliyiz. Bu meseleleri Avrupa kurumlarının ve hükümetlerinin gündemine taşımalı, uluslararası örgütlerimiz aracılığıyla temel haklara saygı gösterilmesini talep etmeliyiz. Ancak dayanışma aynı zamanda somut olmalıdır.
Kadın örgütleri ile sendikalar arasındaki işbirliğini güçlendirmeli, deneyim alışverişinde bulunmalı ve kadınların uluslararası tartışmalara ve karar alma süreçlerine katılabilmesi için fırsatlar yaratmalıyız. EPSU, PSI ve daha geniş Avrupa sendikal hareketi gibi örgütler bu konuda önemli bir rol oynayabilir. Türkiye’deki ortaklarımızı dikkatle dinlememiz gerektiğine de inanıyorum. Onlar kendi siyasi koşullarını bizden daha iyi biliyor. Bizim sorumluluğumuz, onların seslerinin yerine kendi sesimizi koymak değil, demokratik taleplerini desteklemektir” ifadelerini kullandı.
‘Aynı mücadelenin farklı parçalarıyız’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin demokratikleşme ve kadınların katılımı açısından yeni olanaklar yaratabileceğini belirten Karin Brunzell, barışın demokratik hakların ertelenmesine gerekçe yapılmaması gerektiğini vurguladı. İsveç'teki sendikal mücadelelerden de örnek veren Karin Brunzell, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu barış süreci demokrasi ve kadınların katılımı açısından yeni fırsatlar yaratırsa uluslararası sendikal hareket bu fırsatları desteklemeye hazır olmalıdır. Ancak aynı zamanda dikkatli olmalıyız. Bir barış süreci, demokratik hakları ertelemenin ya da eleştirel sesleri susturmanın bahanesine dönüşmemelidir. İsveç’te Elon Musk’ın sahibi olduğu Tesla’nın İsveç sendikalarıyla toplu iş sözleşmesi imzalamayı reddettiğini görüyoruz. Bu yalnızca tek bir şirketteki çalışma koşullarına ilişkin bir anlaşmazlık değildir. Aynı zamanda güçlü çokuluslu şirketlerin, işçilerin kuşaklar boyunca verdikleri kolektif mücadeleyle inşa ettikleri haklara ve sistemlere meydan okuyup okuyamayacaklarıyla ilgilidir.
Muazzam ekonomik güce sahip kişiler aynı zamanda siyasi nüfuz da kazandığında demokrasinin geleceği konusunda kaygılanmak için haklı nedenlerimiz vardır. Elbette İsveç’teki durum Türkiye’dekinden çok farklı. Ancak temel soru aynı: Toplumlarımızı şekillendirme gücü kimlerin elinde ve biz insanlar haklarımızı nasıl savunabiliriz? Uluslararası sendikal dayanışmanın bu kadar önemli olmasının nedeni budur. Kadın haklarını, işçi haklarını ve demokrasiyi savunmak için sınırların ötesinde birlikte durmalıyız. Çünkü bunlar birbirinden ayrı mücadeleler değildir. Daha eşit ve demokratik bir toplum için verilen aynı mücadelenin farklı parçalarıdır.”







