‘Saldırılara karşı bütüncül bir politikaya ihtiyaç var’
- 09:05 15 Ağustos 2026
- Güncel
Beritan Tunç
İZMİR – Kadınlara yönelik saldırılara karşı infaz hukukuna dair düzenlemelere ihtiyaç olduğunu söyleyen Avukat Zelal Güneri, “Sorunun çözümü için bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç var. Sivil toplumun, iktidarın, muhalefetin, yürütmenin ve yargının bütün unsurlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir bakış açısıyla birlikte hareket etmesi gerekiyor” dedi.
Kadınların yaşam hakkını hedef alan erkek şiddeti, cezasızlık politikaları ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üreten yargı pratikleriyle her geçen gün daha da derinleşirken, kadınların adalete erişim mücadelesi de büyüyor. Kadınların yaşam hakkını doğrudan etkileyen bu tabloyu, cezasızlık politikalarının failler üzerindeki etkisini, koruma mekanizmalarının işleyişini ve kadınların karşı karşıya bırakıldığı hukuki engelleri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) üyesi Avukat Zelal Güneri ile konuştuk.
Cezasızlık politikası
Kadınların hak kayıplarının uzun yıllardır Türkiye'nin gündeminde yer aldığını belirten Zelal Güneri, “2021 yılında İstanbul Sözleşmesi'nden çekinilmesinin ardından, iktidarın yürüttüğü kadın düşmanı politikalarla birlikte kadınların haklarını arama yolları çok daha fazla tıkanmış durumda. Bunun devamında ise bugün geldiğimiz noktada cezasızlık politikasının çok daha belirgin hâle geldiğini görüyoruz. Bunu özellikle kadınların mağdur edildiği cinsel taciz, cinsel saldırı, kız çocuklarının mağdur edildiği cinsel istismar ve daha da önemlisi kadın cinayeti dosyalarında çok net biçimde gözlemleyebiliyoruz. Bu dosyalarda cezasızlık politikasının işlediğini açıkça söyleyebilirim” dedi.
Toplumsal cinsiyet yargıları
Yargının toplumsal cinsiyet yargılarıyla şekillenmiş bakış açısının etkili olduğunu söyleyen Zelal Güneri, “Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları, kadınların ikincilleştirilmesini meşrulaştırmaya çalışan bir anlayışa işaret ediyor. Delilleri bu kalıp yargılarla değerlendiren yargı makamlarının da doğal olarak faili aklayıcı, mağduru ise suçlayıcı bir tavra büründüğünü görebiliyoruz. Aynı şekilde siyasi makamların, yasa koyucunun, iktidarın ve zaman zaman muhalefetin de yasa yaparken, çeşitli düzenlemeler gerçekleştirirken ve idari işlemler tesis ederken benimsedikleri kadın düşmanı bakış açısı ile bu olaylara ilişkin kullandıkları kadın düşmanı söylemler, toplumdaki bu algıyı daha da güçlendiriyor” diye belirtti.
Usul ve uygulama
Usule ilişkin sorunların bulunduğunu kaydeden Zelal Güneri, uygulamada ciddi aksaklıklarla karşılaşıldığını belirtti. Zelal Güneri, şöyle devam etti: “Örneğin elektronik kelepçe kararı veriliyor. Bildiğimiz kadarıyla İzmir, ŞÖNİM uygulamaları bakımından bu konuda nispeten daha avantajlı illerden biri. Elektronik kelepçeye erişim diğer birçok ile göre daha kolay olsa da her zaman sorunsuz ilerlemiyor. Buna rağmen elektronik kelepçe kararı bulunan dosyalarda failin tampon bölgeyi ihlal ettiği durumlarla karşılaşıyoruz. Böyle bir ihlal gerçekleştiğinde yapılması gereken, faile ulaşarak bölgeden uzaklaşmasını sağlamak, mağduru bilgilendirmek ve en yakın ekibi olay yerine yönlendirmektir. Ancak uygulamada bazen bunun yerine mağdur aranarak ‘Kendinizi koruyun’ denildiğini görüyoruz. Oysa mağdurun zaten korunmaya ihtiyacı var. Böyle bir durumda kişinin kendisini nasıl koruyacağını bilmesini beklemek doğru bir yaklaşım değil.
Adalete erişim
Koruma mekanizmasının amacı zaten mağduru korumaktır. Bunun dışında zorlama hapsi konusunda da uygulamada ciddi sorunlar yaşanıyor. Tedbir kararlarının ihlali hâlinde kanunda tazyik (zorlama) hapsi öngörülüyor. Önemli olan, tedbir kararının ihlal edilmesinin yaptırımsız bırakılmaması gerektiğidir. Ancak bugün aile mahkemeleri, tedbir kararının ihlali durumunda çoğu zaman doğrudan zorlama hapsi vermek yerine duruşma açıyor. ‘iki tarafı da dinleyeceğim, kararımı ona göre vereceğim’ deniliyor. Fakat duruşma bir ay, hatta daha sonraki tarihlere bırakılabiliyor.
Yaşam hakkı risk altında
Bunun sonucu olarak da kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkı risk altına giriyor ve adalete erişimleri de zorlaşıyor. Kolluğun en temel görevlerinden biri vatandaşın can güvenliğini sağlamaktır. Buna rağmen kadınların karakollardan, ‘Burası sizin yerleşim yeriniz değil, başka karakola gidin’ denilerek geri çevrildiğini biliyoruz. Bu nedenle ciddi hak kayıpları yaşanıyor.”
Yargılama uzuyor: Dosyalar sürüncemede
Soruşturma aşamasında erkek şiddetine uğrayan kadınların avukattan yararlanma hakkının olduğunu dile getiren Zelal Güneri, bu haktan yararlanmak için kişinin yalnızca avukatla temsil edilmek istemesini söylemesinin yeterli olduğunu belirtti. Zelal Güneri, bu hakkın kolluk ve savcılık tarafından erkek şiddetine uğrayan kadınlara hatırlatılması gerektiğine dikkat çekerek, “Ancak uygulamada bunun çoğu zaman yapılmadığını görüyoruz. Pek çok kadının böyle bir hakkı olduğundan haberdar olmadığını, dolayısıyla avukatla temsil edilme hakkını kullanamadığını görüyoruz. Bunun dışında uzun süren yargılamalar da başlı başına ciddi bir sorun. Uzayan yargı süreçleri herkesi mağdur ediyor. En başta da kamu vicdanını ve toplumun adalet duygusunu zedeleyen bir tablo ortaya çıkarıyor. Yargılamalar uzadıkça dosyalar adeta sürüncemede kalıyor. Soruşturma aşamasında deliller toplanırken eksik işlemler yapılıyor. Daha sonra bu eksiklikleri kovuşturma aşamasında mahkeme gidermek zorunda kalıyor; bazı delilleri mahkemenin kendisi toplamak durumunda kalıyor. Ancak bu süreçte bazı deliller kaybolabiliyor.
Rojin ve Gülistan…
Bunu Rojin Kabaiş dosyasında da görüyoruz, Gülistan Doku dosyasında da görüyoruz. Bunlar zaten Türkiye kamuoyunun yakından takip ettiği dosyalar. Örneğin Rojin'in telefonunun şifresi hâlâ çözülemedi. En son Çin'e gönderildi, ancak orada da açılamadı. DNA incelemeleri ve raporlarla ilgili yaşanan sorunlar da basına yansıdı. Oysa bunların tamamı, olayın hemen ardından; kolluğun ve savcılığın ilk haberi aldığı anda toplanması gereken delillerdi. Bu eksiklikler hem maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını zorlaştırıyor hem de yargılama sürecini uzatıyor” dedi.
‘Şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği var’
Kadına yönelik şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bulunduğunu vurgulayan Zelal Güneri, “Bu nedenle bilinçlendirme çalışmalarının yaygınlaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Sivil toplumun bu alandaki katkısı çok büyük; attığı adımlar son derece kıymetli ve etkili. Ancak bunun yalnızca sivil toplumun çabasıyla sınırlı kalmaması gerekiyor. Kamu politikalarıyla, yürütmenin bu alanda geliştireceği olumlu politikalarla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada ihtiyaç duyduğumuz şey, esasen bir zihniyet değişikliğidir” şeklinde konuştu.
‘Yeni düzenlemeler yapılmalı’
İnfaz hukukuna ilişkin düzenlemelere de ihtiyaç olduğunu dile getiren Zelal Güneri, verilen cezaların infazı sonrasında faillerin çok kısa sürede denetimli serbestlikten yararlanabildiğini ifade ederek son olarak şunları söyledi: “Kasten öldürme suçunun nitelikli hâlinde öngörülen ceza zaten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. Ancak takdiri indirim ve haksız tahrik hükümlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha küçük yerleşim yerlerinde, haksız tahrik ve takdiri indirim hükümlerinin çok daha geniş uygulandığını biliyoruz. Bu da bizi yine konuşmanın başında değindiğimiz cezasızlık politikasına götürüyor. Aslında bunların tamamı birbirini besleyen sorunlar. Faillerin serbest kaldıktan sonra eski eşlerini, boşanma aşamasındaki eşlerini öldürdüklerini ya da tehdit ve hakaretlerine devam ettiklerini görüyoruz. Bunları hem kamuoyuna yansıyan olaylardan hem de birebir karşılaştığımız vakalardan biliyoruz. Bu nedenle sorunun çözümü için bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Bütüncül politika
Sivil toplumun, iktidarın, muhalefetin, yürütmenin ve yargının bütün unsurlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir bakış açısıyla birlikte hareket etmesi gerekiyor. Bu meselenin ancak bu şekilde çözülebileceğine inanıyorum. Bunun için atılabilecek en somut ve en güçlü adımın ise İstanbul Sözleşmesi'ne yeniden dönülmesi olduğunu düşünüyorum. Unutulmamalıdır ki İstanbul Sözleşmesi'nin ilk imzacısı da Türkiye'dir. Bu nedenle sözleşmenin yeniden yürürlüğe konulması ve ortaya koyduğu yaklaşım doğrultusunda hareket edilmesi gerektiği kanaatindeyim”







