Tweetlerden saha gerçeğine
- 10:14 3 Şubat 2026
- Güncel
HABER MERKEZİ - SAMER'in X paylaşımlarına dair raporunda "Rojava yalnızca askeri bir cephe değil, yerel demokrasi iddiasının ve sivil yaşamın birlikte sınandığı bir alandır" denildi. Raporda, "entegrasyon” ve “ateşkes" kavramları üzerinden yürütülen tartışmaların barındırdığı riskler ve buna karşı önerilere yer verildi.
SAMER Saha Araştırmaları Merkezi, "Rojava gelişmeleri üzerine dijital medya söylemleri analiz raporu"nu açıkladı. Rapor, 6-30 Ocak tarihleri arasındaki X'te yapılan 325 paylaşımı kapsadı.
Raporun amaç, kapsam ve yöntemine dair şunlar belirtildi: "Rojava gelişmeleri' başlığı altında üretilen tweetleri bir haber akışı gibi sıralamak değil; bu akışın içinde hangi politik anlamların üretildiğini, hangi kelimelerin 'doğal'mış gibi dolaşıma sokulduğunu, hangi karşıtlıkların (hak/güvenlik; özerklik/merkez; direniş/teslimiyet) bir tür ortak akıl gibi kurulduğunu göstermektir. Bu nedenle analiz, nicel dağılımlara yaslanmadan, tweetlerdeki söylem mantığını ortaya çıkarmaya odaklanmaktadır. Veri setinin X evreninin tamamını temsil etme iddiası yoktur."
3 yöntem
Raporun yönteminin 3 düzeyli bir okuma olarak kurgulandığına işaret edilerek, "Birinci düzeyde tematik kodlama ile ateşkes, entegrasyon, askeri baskı, yardım/insani kriz, delegitimasyon gibi çekirdek temalar çıkarılmıştır. İkinci düzeyde söylem çözümlemesiyle, meşrulaştırma stratejileri (örneğin zorunluluk, terör, haklarımız, zafer, ihanet) ve karşıtlıklar incelenmiştir. Üçüncü düzeyde ise tarihsel-kuramsal bir çerçeve kullanılarak güvenlikleştirme, devlet restorasyonu/merkezileşme ve anti-emperyalist eleştiri hatlarıyla, tweet söylemi daha geniş bir politik bağlama oturtulmuştur."
Raporun 2 temel refleksi ('militarizme mesafe' ve 'hak temelli siyaseti merkeze alma') birlikte taşıdığı belirtildi.
Rojava deneyiminin siyasi haritası
"Tarihsel bağlam: Rojava deneyiminin siyasi haritası" başlığında, Rojava’nın yalnızca bugünkü gelişmeler üzerinden anlatılamayacağına vurgu yapıldı. İlgili bölümde şu değerlendirmeye yer verildi: "Rojava, Suriye iç savaşının açtığı siyasal boşlukta ortaya çıkan; devlet-dışı siyasal örgütlenme, yerel demokrasi iddiası, kadın özgürlükçü paradigma ve etnik-dini çoğulculuk vaadiyle, Ortadoğu’da ulus-devlet kalıplarına meydan okuyan bir deneyim olarak şekillenmiştir. Tweetlerde görülen 'Özerklik', 'Haklar', 'Kazanımlar' gibi kelimelerin bu kadar yüklü olmasının nedeni, Rojava’nın yalnızca bir idari model değil; aynı zamanda bir politik tahayyül alanı olmasıdır.
Bu tahayyül, başından itibaren ağır bir kuşatma koşulunda ilerledi. Türkiye’nin güvenlik politikaları, Şam’ın egemenlik iddiası, Rusya ve İran’ın bölgesel çıkarları ve ABD’nin konjonktürel ittifakları arasında Rojava, çoğu zaman 'Geçici Dengeler' üzerinden var olabildi. Tweetlerde sıkça hissedilen 'Pazarlık Nesnesi Olma' duygusu, tam da bu tarihsel deneyimle beslenmektedir. Kobanê’nin uluslararası kamuoyunda yarattığı görünürlük, aynı zamanda büyük güçlerin taktik hesaplarının içine çekilme riskini de büyüttü; Efrîn başta olmak üzere sonraki süreçler ise 'İttifakların Bedeli' ve 'Yalnız Bırakılma' temasını kolektif hafızaya yerleştirdi.
Bu bağlam, Ocak 2026’daki ateşkes ve entegrasyon tartışmalarının neden salt diplomatik başlıklar gibi değil; tarihsel bir kırılma anı gibi okunduğunu açıklar. Ateşkesin anlamı, yalnızca çatışmanın durması değildir; 'Hangi kazanımların hangi garantilerle korunacağı' sorusudur. Entegrasyon ise teknik bir idari uyum değil; haklar rejiminin mi, güvenlik devletinin mi güçleneceği meselesidir."
3 eksen
"Kriz hattı ve tartışma eksenleri" bölümünde, Rojava üzerindeki tartışmaların ağırlıkla "QSD, Şam ve Halep hattı" ile "ateşkes/entegrasyon" ikiliği üzerinden okunduğu ifade edildi. Bölümde, "Rojava–QSD–Şam–Suriye–ateşkes–Halep' kelime alanları, krizin bir 'genel bölgesel analiz' değil; somut bir çatışma ve diplomasi düğümü etrafında kurulduğunu göstermektedir" denildi.
Söz konusu düğümde 3 eksenin sürekli birbirine dolaştığı ifade edildi:
"* Askeri basınç ve alan kontrolü,
* Ateşkesin ihlali/uzatılması üzerinden normalleşen şiddet,
* Şam ile müzakere ve entegrasyonun statü/özerklik üzerindeki etkisi."
Raporda, "Tweetler, çoğu zaman 'saha bilgisi' ile 'politik hüküm' arasındaki geçişi çok hızlı kurmaktadır: Bir mahalle üzerinde baskı haberi, hemen 'Özerklik bitti mi?' sorusunu tetiklemektedir; ateşkes uzatması, hemen 'Tasfiyenin zamana yayılması mı?' kuşkusuna dönüşebilmektedir. Bu hız, X’in formatının yanı sıra, Rojava deneyiminin tarihsel kırılganlığıyla da ilgilidir. Çünkü her yeni gelişme, geçmişteki kırılmaların tekrarını çağırnaktadır; böylece güncel olay, kısa sürede 'tarihsel analoji'ye dönüşmektedir" tespitine yer verildi.
Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê
"Halep dosyası: Şeyh Maksud (Şêxmeqsûd)–Eşrefiye üzerinden askeri basınç" bölümünde, "Burada iki dil birbirine çarpmaktadır. Birincisi, askeri aklın teknik dili: 'Stratejik önemsiz', 'Kontrol', 'Sevkiyat', 'Kuşatma' gibi kelimelerle harita üzerinden konuşmaktadır. İkincisi ise hak temelli sivil toplumun dili: harita dilinin sivil kaybı ve yerinden edilmeyi görünmezleştirme eğilimine karşı, 'mahalle'yi bir yaşam alanı ve toplumsal bellek mekânı olarak savunmaktadır" diye kaydedildi.
İlgili bölümde, X'te dolaşıma giren kavramlara işaret edilerek, şu tespit yapıldı: Tweetlerde 'teslim', 'devir' veya 'güvenlik entegrasyonu' gibi ifadeler dolaşıma girdiğinde, meselenin teknik bir düzenleme olmaktan çıktığı görülmektedir; mesele meşruiyet ve hesap verme alanına taşınmaktadır. Bu kelimeler, bir kararın yalnızca etkinliğini değil, etik-politik anlamını da sorgulatmaktadır: 'Kim adına?', 'Hangi Garantiyle?', 'Hangi Kazanım Pahasına?' Halep dosyası bu yüzden, Rojava’nın geleceğine dair daha büyük hükümlerin projeksiyon alanına dönüşmüştür. Veri setinde bir hat, bu süreci 'Parça Parça Aşınma' olarak okurken; başka bir hat, sivillerin korunması için zorunlu manevra hattı olarak savunmaktadır. Burada belirleyici ölçüt, manevranın kendisinden çok, manevranın haklar rejimini koruyup korumadığıdır."
'Hesap sorma’ dili
"Ateşkes söylemi: Koruma mı, geri çekilme mi?" bölümünde, tweetlerde ateşkesin uzatılması ve ihlali üzerine üretilen dilin "şiddetin süreklileşmesi tehlikesini görünür kıldığı" kaydedildi.
"Sürekli ateşkes–sürekli ihlal' döngüsü, sivillerin korunmasını zayıflatırken; ihlalin sıradanlaşması, sivil kaybın politik gündemden düşmesine yol açabilmektedir" denilen bölümde, şunlar kaydedildi: "Bu nedenle rapor, ateşkesin kendisini 'iyi-kötü' ikiliğiyle değil, ateşkesin hangi mekanizmalarla denetlendiği ve hangi hak gündemiyle birlikte yürütüldüğü üzerinden değerlendirmektedir. İç eleştiri tonunun yükseldiği tweetlerde ise hesap sorma dili öne çıkmaktadır; bu dil çoğu durumda şiddeti kutsamak için değil, kararların toplumsal meşruiyetini talep etmek için vardır. Sivil toplumun kritik hassasiyeti burada netleşmektedir: Zira ateşkes, sivilleri korurken hakları aşındıran bir restorasyon sürecine bağlanırsa, etik zemini hızla erozyona uğrar."
Entegrasyon ve tasfiye algısı
"Entegrasyon tartışmaları: Şam’la müzakere, haklar ve tasfiye" bölümünde, "entegrasyon" kavramının çoğu zaman "uyum" kelimesi gibi değil, "bir egemenliğin yeniden dağıtımı" olarak dolaşıma girdiği tespitine yer verildi.
Raporda, şunlar belirtildi: "Bu tartışmada öne çıkan bir dil, 'entegrasyon değil, haklarımız' ifadesiyle kendini göstermektedir. Bu ifade, bir yandan realpolitik bir zorunluluğun (masaya oturma) meşruiyetini kurmaya çalışırken; diğer yandan özerklik iddiasının tümden terk edilmediğini vurgulamaktadır. Ancak bu dil kırılgandır: 'Haklarımız'ın içeriği somutlaşmadıkça, garanti mekanizmaları görünür olmadıkça ve uygulanabilir denetim kanalları kurulmadıkça, tweet evreninde hızla 'tasfiye' okuması büyür. Zira geçmiş deneyimler, 'müzakere' kelimesinin çoğu zaman 'merkezileşme' ve 'devlet restorasyonu' süreçlerine bağlandığını hatırlatmaktadır.
Veri setinde dolaşan 'Maddeler', 'Anlaşma' ve 'Statü' referansları, entegrasyon tartışmasını somutlaştırmaktadır: Kimi yorumlar bunu savaşın önlenmesi ve şiddetin düşürülmesi için bir eşiğe çevirirken, kimi yorumlar belgeli bir tasfiye gibi okur. Ayırt edici soru şudur: Entegrasyon, yerel demokratik mekanizmaları tanıyor mu; kadınların ve azınlıkların kazanımlarını koruyan bağlayıcı güvenceler sunuyor mu; yoksa haklar rejimini daraltıp güvenlik devletini mi güçlendiriyor? Bu soruya olumlu yanıt verilemediğinde, 'entegrasyon'un adı pratikte 'tasfiye'ye dönüşebilir."
4 aktörlü harita
Raporun bir diğer bölümünde, "aktör haritası"na yer verildi. Bu haritanın "QSD, Şam, Türkiye ve ABD" etrafında şekillendiği ifade edildi.
Haritanın "Rojava’nın yalnızca Suriye içi bir mesele olmadığını; bölgesel güvenlik mimarisi ve büyük güç siyaseti içinde sürekli yeniden konumlandırıldığını gösterdiği" kaydedildi. Ayrıca şunlar belirtildi: "ABD’ye ilişkin dil, çoğunlukla 'taktik ortaklık–stratejik güvencesizlik' geriliminde ilerlemektedir. Örgütlü sivil toplum ABD’yi koruyucu bir aktör olarak değil; konjonktürel çıkarlar üzerinden okumaktadır. Bu okuma, Rojava’nın uluslararası sistem içinde tekrar tekrar pazarlık nesnesi hâline gelmesi temasını güçlendirmektedir.
Türkiye referansları ise güvenlikleşme repertuarının ağırlığıyla görünür kılınmaktadır: 'Terör' ve 'Tehdit' dili, Rojava’yı bir güvenlik sorunu olarak kurarken; hak temelli dil, Rojava’yı özyönetim, çoğulculuk ve sivil korunması üzerinden savunmaktadır. Bu iki dilin birbirini kabul etmemesi, tweet evreninde uzlaşmaz karşıtlık üretmekte ve müzakere alanını daraltmaktadır. İran ve İsrail referansları daha sınırlı ama sembolik etkisi yüksek bir alanda görünmektedir: İsrail bağlantısı kuran iddiaların, çoğu zaman delegitimasyon amacı taşıdığı görülmektedir; politik özneyi 'Kukla'ya indirgeyen bu yaklaşım, sivil toplumsal kapasiteyi görünmez kılmaktadır. Sorun, bu tür iddiaların doğruluk tartışmasının ötesinde, sahadaki sivilleri ve hak mücadelelerini 'Meşru Hedef'e dönüştürebilecek bir söylem şiddeti üretmesidir."
Rojava’yı hedef alan dil
"Meşruiyet savaşı: Rojava’yı savunma ve delegitimasyon repertuarları" bölümünde, "Rojava tartışması, aynı zamanda bir meşruiyet savaşımıdır. Tweetlerde bir savunma repertuarı, Rojava’yı Kürtlerin tarihsel dışlanmasına karşı kendini yönetme momenti, savaş koşullarında dahi kurumsallaşmaya çalışan yerel demokrasi denemesi ve sivil yaşamı koruma çabası olarak kurmaktadır. Bu repertuar, ateşkes ve entegrasyon tartışmalarında 'Hakların garantisi' sorusunu sürekli gündemde tutmaktadır" denildi.
Devamla şunlar kaydedildi: "Buna karşı delegitimasyon repertuarı, 'Terör', 'İhanet' ve 'Dış Güç Projesi' gibi etiketlerle Rojava’nın varoluşunu iptal etmeye çalışan bir dil üretmektedir. Buradaki dil, yalnızca eleştiri değil; sivil alanı ve örgütlü toplumsal kapasiteyi (özellikle kadınların siyasal görünürlüğünü) hedef alan bir siyasallaştırma biçimidir. Veride iç siyaset figürleri üzerinden yapılan göndermeler de dikkat çekicidir: Rojava, bölgesel bir mesele olmanın yanında, ulus devletlerin iç siyasal çatışmalarının yansıma yüzeyi hâline gelmekte; böylece Rojava’ya ilişkin her söylem, aynı zamanda iç politik aidiyetlerin test alanına dönüştürmektedir."
"İnsani boyut: yardım çağrıları, sivil koruma ve yerinden edilme" bölümünde, "yardım" söylemlerine dair değerlendirmeye yer verildi.
Yardım söyleminin iki kritik işlev gördüğüne dikkat çekilen bölümde, "Bir yandan çatışmayı zafer/yenilgi ikiliğinin dışına taşımakta ve sivil kaybı görünür kılmaktadır; diğer yandan uluslararası kamuoyu ve örgütlü sivil toplum alanına aciliyet sinyali göndermektedir. Ne var ki, insani başlıkların, ateşkes ve entegrasyon tartışmalarının gölgesinde hızla geri plana itildiği de görülmektedir" denildi.
‘Düşmanlaştırma’
"Duygu rejimleri: umut–öfke–yorgunluk ve politik mobilizasyon" bölümünde, Tweetlerde duygu, analizin arka planı değil; bizzat politik dilin kurucu unsurudur. Umut, çoğunlukla direnişin simgesel sermayesi olarak üretilmektedir; dayanışma çağrıları, Rojava’nın yalnızca statü değil, moral-politik bir iddia olarak sürdürülmek istendiğini göstermektedir. Öfke, hem uluslararası aktörlere (güvencesizlik ve pazarlık nesnesi olma hissi) hem de yerel aktörlere (hesap sorma, karar mekanizmaları) yönelmektedir. Bu öfke, demokratik talep üretme kapasitesine sahip olduğu kadar, kolayca düşmanlaştırmaya kayan bir dilin riskini de taşımaktadır" diye kaydedildi.
Bölümde, söz konusu riske dair şu uyarıya da yer verildi: "Süreklileşen kriz, savunma pozisyonunun kronikleşmesi ve her gelişmenin 'yeni bir kırılma' olarak yaşanması, politik enerjiyi aşındırır. Bu yorgunluk, bir yandan mobilizasyonu zorlaştırırken; diğer yandan ateşkes/entegrasyon gibi kararları 'kaçınılmazlık' duygusuyla kabullendiren bir atmosfer üretebilir. Sivil toplum perspektifi açısından burada kritik görev, yorgunluğu 'teslimiyet'e çevirecek bir dilin önüne geçmek; sivil korunmasını somut taleplere bağlayarak politik özneyi yeniden güçlendirmektir."
Riskler ve öneriler
"Risk analizi ve politika önerileri" bölümünde, öne çıkan risklerin başında "entegrasyonun güvenlik eksenli bir restorasyon sürecine dönüşmesinin geldiği" ifade edildi. Bölümde, şunlar belirtildi: "Eğer 'entegrasyon' öncelikle kontrol ve disiplin mekanizmalarını büyütüyor; yerel demokratik yapıları daraltıyor ve kazanımları garantisiz bırakıyorsa, özyönetim bir vitrine indirgenebilir."
Diğer riskler ise şöyle sıralandı:
"* Ateşkesin ihlal döngüsüdür: Sürekli ihlal, sivilleri korunmasız bırakır ve zorla yerinden etmeyi artırabilir.
* Delegitimasyon dilinin yayılmasıdır; 'terör/dış proje' repertuarı, sivil toplumun kendisini de hedef hâline getirerek insani alanı daraltır.
* İç bölünme söyleminin sertleşmesidir: Kriz dönemlerinde 'hain–kahraman' ikiliği, demokratik tartışmayı boğar ve toplumsal meşruiyeti zedeler."
Risklere karşı şu önerilere yer verildi: "Ateşkesin bağımsız izlenmesi ve ihlallerin şeffaf biçimde kayda alınması; zorla yerinden etme ve keyfi gözaltılara karşı denetlenebilir mekanizmalar; yerel yönetimlerin ve toplumsal örgütlenmenin korunması (özellikle kadınların ve azınlıkların kazanımlarının bağlayıcı güvencelerle teminat altına alınması); insani erişimin siyasal pazarlığa rehin edilmemesi. Taraflara yönelik çağrılar da bu eksende şekillenmektedir: Şam’ın entegrasyonu, yalnızca güvenlik entegrasyonu olarak tanımlamaktan kaçınması ve yerel demokratik mekanizmaları tanıması; QSD/Özerk Yönetimin müzakere süreçlerinde hakların içeriğini ve garanti mekanizmalarını somutlaştırması; Türkiye’nin güvenlikçi dilin siviller üzerindeki sonuçlarını görerek kalıcı çatışma rejimini besleyen pratikleri gözden geçirmesi; uluslararası aktörlerin ise taktik ortaklıkların yarattığı güvencesizliği azaltacak, sivil korunmasına dönük denetlenebilir destek mekanizmaları kurması."
Raporun sonuç bölümünde, Ocak ayı tweet verisinde, Rojava’nın hala haklar rejimi ile güvenlik rejimi arasında sıkıştığını açık biçimde gösterdiğini altı çizildi.
Ayrıca, şunlar belirtildi: "Ateşkes ve entegrasyon tartışmaları, teknik diplomasi başlıklarından çok, tarihsel hafıza ve meşruiyet üzerinden yürümekte; bu yüzden her yeni gelişme, geçmiş kırılmaların tekrarını çağırmaktadır. Rojava’nın geleceği konusunda veriden tek bir projeksiyon çıkarmak mümkün değildir; ancak verinin söylediği temel gerçek şudur: Rojava, yalnızca askeri bir cephe değil; politik öznenin, yerel demokrasi iddiasının ve sivil yaşamın birlikte sınandığı bir alandır. Bu nedenle 'çözüm' veya 'normalleşme' adına kurulacak her çerçeve, harita ve kontrol üzerinden değil; hak, temsil, güvence ve sivillerin korunması üzerinden kurulmadıkça kalıcı bir barış ufku üretmek zorlaşacaktır.
Ateşkes, siviller için nefes alma alanı yaratabilir; fakat hakların ve demokratik mekanizmaların korunmadığı bir ateşkes, yalnızca tasfiyenin zamana yayılması olarak okunmaya devam edecektir.
Entegrasyon, çatışmayı düşürebilir; fakat çoğulculuğu ve yerel iradeyi garanti altına almıyorsa, devlet restorasyonunun bir aracı hâline gelebilir. Raporun temel politik önerisi, bu iki kavramı 'kaçınılmazlık' olarak değil, sivil yaşamı ve hakları büyütecek bağlayıcı güvenceler üzerinden yeniden tanımlamaktır."







