Özel savaşın tarihsel kökenleri (4)

  • 09:01 18 Haziran 2026
  • Dosya
Kapitalist modernitenin dört ideolojik dayanağı
 
Rojda Aydın – Şehriban Aslan
 
HABER MERKEZİ – Dincilik, milliyetçilik, bilimcilik ve cinsiyetçilik; kapitalist modernitenin toplumu denetleme ve yeniden şekillendirme stratejisinin temel ideolojik dayanakları arasında yer alıyor. İnanç, kimlik, bilim ve toplumsal cinsiyet üzerinden kurulan bu mekanizmalar, iktidarın toplumsal kontrolünü güçlendirirken bireyi sistemin yeniden üreticisi haline getiriyor.
 
Feodal toplumdan kapitalist topluma geçişle birlikte yalnızca ekonomik yapı değil, toplumsal ilişkiler ve düşünce sistemleri de yeniden şekillendi. Ulus-devletlerin ortaya çıkışı, sanayileşme, merkezi bürokrasilerin güçlenmesi ve küresel sermayenin yayılmasıyla birlikte iktidar, toplumu yönetmek için yeni araçlar geliştirdi. Bu süreçte dincilik, milliyetçilik, bilimcilik ve cinsiyetçilik yalnızca birer düşünce sistemi olarak değil, aynı zamanda toplumu yönlendiren ve denetleyen ideolojik mekanizmalar olarak öne çıktı.
 
Kapitalist modernite, iktidarını yalnızca ekonomi üzerinden değil; kültürel, siyasal ve toplumsal alanlar aracılığıyla da sürdürüyor. Devlet, medya, eğitim kurumları, hukuk sistemi ve kültürel üretim alanları ise bu ideolojik aygıtların üretildiği ve yeniden üretildiği başlıca zeminleri oluşturuyor. Böylece toplumun düşünme biçimleri, kimlik algıları ve toplumsal ilişkileri sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor.
 
Dosyamızın bu bölümünde, kapitalist modernitenin ideolojik dayanakları olarak tanımlanan dincilik, milliyetçilik, bilimcilik ve cinsiyetçiliğin toplumsal yaşam üzerindeki etkilerine yer veriyoruz.
 
Dincilik
 
Abdullah Öcalan, “İnsan metafiziksiz yapamaz. Kültür-sanat, müzik, ahlak vb. metafiziktir. Burada önemli olan güzel ve yararlı olan metafizik şeyleri çoğaltmaktır” değerlendirmesinde bulunuyor. Dinler tarih boyunca toplumsal ihtiyaçlara yanıt olarak ortaya çıktı. Ancak sınıflı toplumların gelişmesiyle birlikte din, yalnızca inanç alanıyla sınırlı kalmadı; siyasal iktidarların ve erkek egemen sistemlerin önemli dayanaklarından biri haline geldi. Özellikle tek tanrılı dinlerin kurumsallaşma süreçlerinde kadınların toplumsal konumu gerilerken, kadın bedeni ve yaşamı üzerindeki denetim mekanizmaları da güç kazandı.
 
Ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte dinin siyasal araç olarak kullanımı farklı biçimlerde devam etti. Kapitalist sistem içerisinde din, ahlaki ve toplumsal içeriğinden koparılarak “dincilik” biçiminde siyasal iktidarın hizmetine sunuldu. Bu yaklaşımda din, toplumsal değer üretmekten çok siyasal meşruiyet sağlamanın ve toplumu denetlemenin aracı haline geldi. Ortadoğu'da dinin milliyetçilik ve devlet politikalarıyla iç içe geçirilmesi ise farklı halklar ve inanç toplulukları üzerindeki baskı mekanizmalarını daha da güçlendirdi.
 
Türkiye'de özellikle son yıllarda aile politikaları, nafaka tartışmaları, kürtaj hakkına yönelik müdahaleler ve kadınların yaşam tarzına ilişkin siyasal söylemler üzerinden din referanslı politikalar öne çıkıyor. Bu yönüyle dincilik, kadın bedeni üzerindeki denetimi artıran ve muhafazakâr aile modelini güçlendiren bir işlev görüyor.
 
Dincilik, bu çerçevede inancın özünü zayıflatarak onu siyasal iktidarın hizmetine sunan ideolojik bir yönelim olarak tanımlanıyor.
 
Milliyetçilik
 
Abdullah Öcalan, “Zorun yönetimdeki etkisi anlıktır. Bu nedenle ideoloji devreye girmek durumundadır” tespitinde bulunuyor. Milliyetçilik, kapitalist modernitenin ulus-devlet modeli üzerinden geliştirdiği temel ideolojik dayanaklardan biri olarak öne çıkıyor. Tek dil, tek kültür ve tek kimlik anlayışına dayanan bu yaklaşım, toplumu homojenleştirmeyi hedefliyor. Tarih boyunca milliyetçi politikalar farklı halkların, kültürlerin ve kimliklerin dışlanmasına zemin hazırladı. Nazi Almanyası bunun en ağır örneklerinden biri olarak gösterilirken, Ortadoğu'da milliyetçilik politikaları Kürtler başta olmak üzere birçok halkın inkârı ve asimilasyonuna yol açtı.
 
Günümüzde milliyetçi söylemler yalnızca klasik ulus-devlet politikalarıyla sınırlı kalmıyor. Göçmen karşıtlığı, sınır güvenliği politikaları ve kimlik temelli kutuplaştırmalar da milliyetçiliğin yeniden üretildiği alanlar arasında yer alıyor. Özellikle ekonomik ve siyasal kriz dönemlerinde “ulusal birlik” söylemi, farklı toplumsal kesimler üzerindeki baskıyı artırmanın araçlarından biri olarak öne çıkıyor.
 
Milliyetçiliğin kadınlar üzerindeki etkileri de dikkat çeken başlıklardan biri. Kadınlar çoğu zaman anne, eş ve “vatanın taşıyıcısı” rolleriyle tanımlanırken; doğurganlık, aile yapısı ve kadın kimliği üzerinde denetim kuruluyor. Böylece kadın bedeni ve emeği, ulus-devlet politikalarının müdahale alanlarından biri haline geliyor.
 
Abdullah Öcalan'a göre milliyetçilik, ulus-devletin modern dini olarak işlev görüyor ve demokratik toplum anlayışının karşısında konumlanıyor.
 
Bilimcilik
 
Bilim, insanlığın yaşamını geliştiren en önemli kolektif birikimlerden biri olarak kabul ediliyor. Hakikatle bağını koruduğu ölçüde toplumsal gelişime katkı sunan bilim, iktidar ve sermaye ilişkileri içerisinde araçsallaştırıldığında ise farklı bir işlev kazanıyor. Bu noktada “bilimcilik”, bilimi eleştirel düşüncenin değil, mutlak otoritenin aracı haline getiren yaklaşım olarak tanımlanıyor. Bilimsel bilginin toplumdan ve etik değerlerden koparılarak teknik bir denetim mekanizmasına dönüştürülmesi, bilimciliğin temel özellikleri arasında yer alıyor.
 
Tarihsel olarak kadınlar doğa, tarım, sağlık ve şifacılık alanlarında önemli bilgi birikimleri oluşturdu. Ancak bu katkılar uzun yıllar boyunca görünmez bırakıldı. Avrupa'da Ortaçağ'ın son dönemlerinde gerçekleştirilen cadı avlarında binlerce kadın, şifacılık ve bilgi üretimi pratikleri nedeniyle hedef alındı. Feminist tarihçiler bu süreci, kadın bilgisinin bastırılması ve erkek egemen bilgi sistemlerinin kurulmasıyla ilişkilendiriyor.
 
Kapitalist çağda bilimsel üretim giderek merkezileşirken sermaye ilişkilerinin etkisi de daha görünür hale geldi. Eleştiriler, bilimsel çalışmaların önemli bir bölümünün toplumsal ihtiyaçlardan çok kâr, rekabet ve güç ilişkileri ekseninde şekillendiğine işaret ediyor. Teknolojik gelişmeler doğa ve toplum üzerindeki denetim araçlarını artırırken, ekolojik krizlerden gözetim mekanizmalarına kadar birçok sonucu da beraberinde getiriyor. Bilimciliğin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üreten alanlardan biri olduğu belirtilirken, kadınların uzun yıllar boyunca bilim alanlarından dışlandığı ve bilgi üretim süreçlerinde görünmez bırakıldığı gerçeği de bu tartışmaların önemli başlıkları arasında yer alıyor.
 
Cinsiyetçilik
 
Cinsiyetçilik, kapitalist modernitenin dincilik, milliyetçilik ve bilimcilikle birlikte başvurduğu temel ideolojik dayanaklardan biri olarak öne çıkıyor. Bu yapı yalnızca bireysel ayrımcılıktan ibaret değil; toplumu hiyerarşik biçimde örgütleyen ve eşitsizlikleri yeniden üreten bir sistem olarak işliyor. Tarihsel süreçte kadınlar üretimin ve toplumsal yaşamın kurucu güçlerinden biri olarak varlık gösterirken, ataerkil sistemlerin gelişmesiyle birlikte giderek ikincil konuma itildi. Erkeklik ise egemenlik ve iktidar ekseninde yeniden inşa edildi.
 
Erkek kimliği şiddet ve tahakküm üzerine tanımlanıyor
 
Kapitalist modernite içerisinde cinsiyetçilik; hukuk, eğitim, medya ve kültürel üretim alanları aracılığıyla sürekli yeniden üretiliyor. Kadın bedeni metalaştırılırken, erkeklik güç, rekabet ve şiddet üzerinden tanımlanıyor. Dijital medya, reklam sektörü ve televizyon dizileri de günümüzde cinsiyetçi rollerin yeniden üretildiği başlıca alanlar arasında yer alıyor. Kadınlar tüketim nesnesi olarak sunulurken, erkeklik kimliği de şiddet ve tahakküm üzerinden yeniden kurgulanıyor.
Bu ideoloji; aile ilişkilerinden aşk ve evlilik kurumuna, cinsellikten çalışma yaşamına kadar toplumsal hayatın birçok alanını etkiliyor. Toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden kurulan eşitsizlikler, kadınların yaşamın farklı alanlarında karşı karşıya kaldığı ayrımcılığı da derinleştiriyor.
 
Toplumsal yaşamı şekillendiren mekanizmalar
 
Dincilik, milliyetçilik, bilimcilik ve cinsiyetçilik yalnızca teorik tartışmaların konusu değil; günlük yaşamı doğrudan şekillendiren toplumsal mekanizmalar olarak varlığını sürdürüyor. Kapitalist modernite bu ideolojik dayanaklar üzerinden kendisini yeniden üretirken, demokratik toplum, kadın özgürlüğü, ekolojik yaşam ve toplumsal eşitlik mücadeleleri de bu yapılarla hesaplaşma ekseninde gelişiyor.
 
Toplumsal sorunlar yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel boyutlar da taşıyor. Bu nedenle özgürlükçü ve demokratik bir yaşamın inşası, toplumu şekillendiren bu mekanizmaların sorgulanması ve dönüştürülmesiyle doğrudan bağlantılı görülüyor.
 
Yarın: Lozan sonrası Kürdistan’da özel savaş ve kimliksizleştirme politikaları