Çocuklar korunmuyor: Sistem ihlallerden sonra harekete geçiyor 2026-10-31 09:12:13   Melike Aydın    İSTANBUL - Amed Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin raporunu değerlendiren Avukat Bilge Çarpıcı, Türkiye’de çocuk koruma sisteminin ihlal yaşandıktan sonra harekete geçtiğini belirterek, “Sistemle ve düzenle ilgili esaslı bir mücadele vermeden çocuk cinayetlerini de çocuk istismarını da durduramayız” dedi.   Türkiye ve Kürdistan’da çocukların yaşam hakkı başta olmak üzere temel haklarına yönelik ihlaller artarak sürüyor. Çalıştırılan çocukların yaşamını yitirmesi, şüpheli ölümler,  yoksulluk ve eğitim alanında yaşanan hak ihlalleri, çocuk koruma sistemindeki eksiklikleri bir kez daha gündeme getiriyor. Amed Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin 2026 yılının ilk 6 ayına ilişkin hazırladığı rapor, bu süreçte 344 çocuğun yaşamını yitirdiğini ortaya koydu. Rapora göre, çocukların 326’sı önlenebilir nedenlerle, 18’i ise şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.    Raporda ortaya konulan hak ihlallerini ve çocuk koruma sistemindeki eksiklikleri Önce Kadınlar ve Çocuklar Derneği’nden avukat Bilge Çarpıcı değerlendirdi.   ‘Erken müdahale mekanizmaları ve koordinasyon hayati öneme sahip’   Türkiye'de çocuk koruma sisteminin temel sorunlarından birinin riskleri önceden tespit edip müdahale etmek yerine çoğu zaman ihlal meydana geldikten sonra harekete geçmesi olduğunu dile getiren Bilge Çarpıcı, “Sorun yalnızca kurumsal kapasite eksikliği değil; çocuk korumanın bütüncül bir kamu politikası olarak ele alınmamasıyla ilgili. Kurumlar arası koordinasyon sorunları ve erken müdahale mekanizmaları da belirleyici bir noktada, dolayısıyla koordinasyon bazında bir illiyet sağlanmalı. Bu eksiklik olmazsa aslında önleyici tedbirler de yerinde alınmış olur” ifadelerini kullandı.   ‘İhmal ve istismar belirtileri gözden kaçmamalı’ Çocuğun risk altında olduğuna dair işaretlerin sahada farklı birimlerce tespit edilebileceğini vurgulayan Bilge Çarpıcı, “Bir çocuğun risk altında olduğuna ilişkin bilgiler okulda, sağlık kuruluşlarında, sosyal hizmet birimlerinde, kollukta ve yerel yönetimlerde ayrı ayrı fark edilebilir. Okul devamsızlığı, tekrarlayan yaralanmalarla tacizi, tecavüzü, istismarı anlayabiliriz. Bir çocuğun sürekli idrar kaçırmasıyla ya da arka bölgesinin ağrıması ve bunu öğretmene söylemesi basit bir bilgilendirme değildir. Ya da sürekli kusma ihtiyacı, sürekli karın ağrısı veya baş ağrıları, kafalarında yarık izleri, kollarında faça izleri olabilir. Ya da sürekli çocuk aç geliyordur, baygınlık yaşıyordur, yüzü sararmıştır. Bunların belirlenmesi ve ilgili kurumlara bildirilmesi gerekmekte. Mesela bir öğrenci geldiğinde sigara kokuyorsa ya da temiz değilse bu da bildirilmesi gerekir. Demek ki öz bakımı yapılmıyor, burada bir ihmal ve istismar da olabilir. Bunlar çocukların karşı karşıya olduğu risklerdir ve gözden kaçmaması gerekir” şeklinde dile getirdi.   ‘Kurumlar ortak değerlendirme mekanizmasıyla çalışmalı’   Kurumların müdahale biçimlerine ve veri gizliliğine dikkat çeken Bilge Çarpıcı, “Kurumlar çocuğun ihtiyaçlarını merkeze alan ortak bir değerlendirme ve müdahale mekanizması içinde çalışmalı. Veri paylaşımı da sınırsız olmamalı; çünkü çocukların da kişisel verisi vardır ve bu korunmalıdır. Özellikle haber dilinde buna çok dikkat etmeliyiz. Bilgiler yalnızca hukuki dayanaklı, gerekli olduğu ölçüde ve yetkili kişiler arasında paylaşılmalıdır. Etkili bir sistemde çocuğun neden okula devam etmediği, temel ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı, istismara maruz kalıp kalmadığı, çalışmak zorunda bırakılıp bırakılmadığı ve kendisine zarar verme riskinin bulunup bulunmadığı değerlendirilmeli ve bu değerlendirmeler bir takip çerçevesinde ilerlemelidir. Tabii ki burada yoksulluk ve sosyal eşitsizlik zaten en başlıca unsurlardan birisi” diye belirtti.   ‘Yoksulluk ihmal ve şiddeti haklı kılmaz, riski artırır’   Çocuk yaşta çalıştırılma, eğitimden koparılma, yetersiz beslenme ve güvensiz barınmanın çoğunlukla  eşitsizliklerle bağlantılı olduğunu ifade eden Bilge Çarpıcı, “Yoksulluk, ihmal ve şiddeti haklı kılmıyor elbette. Ancak çocukların korunmasını güçleştiren riskleri artırabilir. Çocukların saldırgan tutumlarını artırabilir, bir çocuktan katil yaratılabilir. Burada kurumların görevi aileleri denetlemek değil, çocukların güvenli biçimde büyüyebileceği  sosyal koşulları sağlamak olmalıdır” sözlerini kullandı.    ‘MESEM uygulamaları derhal kapatılmalıdır’   Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulamalarının sonlandırılması gerektiğini ifade eden Bilge Çarpıcı, rapora göre 6 ayda çalıştırılan çocuklardan en az 35’inin yaşamını yitirdiğini söyledi. Bilge Çarpıcı, “Bütün iş cinayetleri birbirinden önemli ama çocukların iş cinayetine kurban gitmesi de alışılmadık bir durum olmalı. Mesleki Eğitim Merkezleri adı altında çalışan çocukların çeşitli iş yerlerinde yaşamını yitirdiğine dair raporda vakalar yer almış. MESEM uygulamasında çocuğu yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan işlerde, iş güvenliği sağlanmadan çalıştırılıyor. Ya da geceleri çalıştırıyorlar, boylarından büyük işler yaptırıyorlar. İş sağlığı güvenliği eğitimleri şeklen veriliyor, bu bir gerçek. Fiilen yapılan iş ile eğitim arasında da büyük bir uyumsuzluk oluyor. Denetimlerin gerçek çalışma koşullarını ortaya çıkarmakta yetersiz kaldığını görüyoruz” diye kaydetti.    ‘Eğitim gerekçesiyle sömürü meşrulaştırılamaz’   Çocukların fiziksel gelişimlerinin durma noktasına geldiğini aktaran Bilge Çarpıcı MESEM’de çalıştırılan çocukların boy ve kiloyla ilgili yetersiz kaldığını, beslenme ile ilgili yetersiz kaldığını, kan değerlerinde düşüklük olduğunu dile getirdi. Bilge Çarpıcı, “Çünkü çocuklar yetersiz uyku alıyorlar, çok fazla yoruluyorlar, iyi beslenemiyorlar, örgün eğitime de katılamıyorlar. Türkiye'nin taraf olduğu BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuğun ekonomik sömürüye ve sağlığını, eğitimini, gelişimini tehlikeye sokacak işlerde çalışmasına karşı korunmasını öngörüyor. İş Kanunu’nda da çeşitli koruyucu çerçeveler var fakat izin verilen çalışma koşulları yasa ile işin niteliğine göre legal hale getirilmiş. Çocuğun yaşamını, fiziksel ve ruhsal sağlığını ya da gelişimini tehlikeye atan işler eğitim gerekçesiyle meşrulaştırılmamalı. MESEM’lerde çocukların ailelerinin yüzde 90’ında yoksulluk meydanda. Aileler yoksul olduğu için çocuklarını bırakmak zorunda kalıyor; çünkü bir çocuk aileye bir boğaz, bir yük olmuş oluyor. Yoksulluk sorununu çözmeden çocuk iş cinayetlerini de doğrudan çözmemiz çok mümkün gözükmüyor” ifadelerine yer verdi.   ‘Şüpheli çocuk ölümlerinde ilk açıklamayla yetinilmemeli’   Raporda yer alan 18 çocuğun şüpheli ölümü ve adli süreçlerdeki eksikliklere değinen Bilge Çarpıcı şöyle devam etti: “Bu ölümlerin ilk aşamada hangi kategoriye yerleştiğinden çok, bütün koşullardan bağımsız, etkili ve özenli biçimde araştırılıp araştırılmadığına değinmemiz gerekir. Bir kere çocuk ölümlerinde ilk açıklamayla yetinmemeliyiz, bu bir risk barındırır. Çünkü bir ölüm intihar, kaza veya ev içi olay olarak değerlendirilse bile bu ilk açıklama bütün olasılıkların araştırılmasının yerine geçmemeli. Olayın niteliğine göre aile içi şiddet, istismar, okuldaki zorbalıklar, dijital şantaj gibi şeylerin hepsi yerinde incelenmeli ve uzun uzadıya disiplinli bir şekilde gözden geçirilmeli. Çünkü bu incelemeler sonraki ölümleri azaltma konusunda bize yardım sağlayacaktır.”   ‘Cezasızlık algısı hak arama isteğini zedeliyor’   Adli süreçlerdeki delil toplama zafiyetleri ve cezasızlık politikalarının toplumsal güveni sarstığını dile getiren Bilge Çarpıcı, “Olay yeri incelemeleri, otopsiler, toksikolojik analizler, tanık ifadeleri, bunların korunması çok önemli. Eğer çocuk günlük tutuyorsa ya da telefon kullanıyorsa telefonda neye girip girmediği araştırılmalı. Bir de cezasızlık algısını kırmak gerekiyor. Özellikle sosyal medyada bu cezasızlık algısı çok yüksek derecede ve bu da halkta bazen yanlış bilgiyi yaymaya sebebiyet verebilir. Soruşturmanın makul gerekçe olmadan uzaması, delillerin yeterince toplanmadan iddiaların bağımsız biçimde araştırılmaması, kamu görevlilerinin olası sorumluluklarının incelenmemesi, eziyet ve işkence suçlarının incelenmeden geçilmesi, mağdur yakınlarının soruşturma hakkında yeterli bilgiye erişememesi, etkili başvuru itiraz yollarının fiilen kullanılamaz olması cezasızlık algısını güçlendiren şeyler haline geliyor” sözlerine yer verdi.   ‘İhmal ve sorumluluk zinciri bütünüyle ortaya çıkarılmalı’   AİHS’in 2. maddesi ve Anayasa'nın 17. maddesinin yaşam hakkını güvence altına aldığını hatırlatan Bilge Çarpıcı dolayısıyla devletin yaşamı korumaya yönelik makul önlemleri almayı ve şüpheli ölümleri etkili biçimde soruşturmayı kapsadığını kaydetti. Bilge Çarpıcı, “O yüzden şüpheli çocuk ölümleri için standart soruşturma politikaları oluşturulmalı. Adli Tıp, çocuk psikiyatrisi, sosyal hizmet ve dijital delil uzmanlarından yararlanılmalı. Ailelerin soruşturmaya katılımı ve bilgi edinme haklarının gözetilmesinde her zaman maktu şekilde ailelerin işin içine girmesi iyi olmayabilir, orada da bir ölçülülük olmalı. Etkisiz soruşturma iddiaları bağımsız denetime açık olmalı. Yani şüpheli bir çocuk ölümünde kurumlar yalnızca ölümün nedenini belirlemek değil, ihmal ve sorumluluk zincirini de ortaya çıkarmalıdır. Çocuk ölümü normal bir ölüm değildir; hastalık bile olsa normalize edilmemelidir" dedi.   ‘Mülteci ve göçmen çocukların korunması temel haktır’   Yaşamını yitiren çocukların önemli bir kısmının, 38 çocuğun mülteci ve göçmen çocukların oluşturduğunu hatırlatan Bilge Çarpıcı, “Mevsimlik tarım işçiliği, kayıt dışı çalışma, güvencesiz barınma, dil engelleri ve yoksulluk, çocukların koruma mekanizmalarına ulaşmasını zorlaştırabiliyor. Bu yüzden kimlik ve kayıt sorunları çıkıyor. Kimliği bile olmayan çocuklar var ve bu durumlarda çocuğun öldüğünden bile bazen haberimiz olmayabiliyor. Burada yerel yönetimlerin, bakanlıkların ve Göç İdaresi Başkanlığı'nın yetki alanında bir sorumluluk taşıdığını söylemekte yarar var. Çocuğun korunması göçmenlik sözleşmesine bağlı bir ayrıcalık değil, temel bir hak olarak ele alınmalıdır. Göçmen ya da mülteci olması bir çocuğun çocuk olduğu gerçeğini değiştirmez” diye belirtti.    ‘Çocuk intiharları sosyopolitik zeminde değerlendirilmelidir’   Raporda 29 çocuğun intihar veya intihara sürüklenme sonucunda yaşamını yitirdiğinin belirtildiğini ifade eden Bilge Çarpıcı, “Bunun nedenleri sosyopolitik ve ekonomik anlamda değerlendirilmelidir. Sosyal, ekonomik ve psikolojik baskıların erken fark edilmesi ve uygun desteğin sağlanması önemli politikaların temeli olmalıdır. Akran zorbalığı, sosyal dışlanma, başarısızlık veya sınav korkuları da bir politika ürünüdür. Okullarda öğrenci sayısına uygun psikolojik danışman istihdamı sağlanmalı, çocukların güven duyabileceği gizli ve saygılı görüşme ortamları oluşturulmalıdır" vurgusunu yaptı.   ‘Önleyici tedbirleri almak kamunun görevidir’   Trafik güvenliği, sulama kanalları ve okul çevrelerindeki fiziki güvensizlikler nedeniyle toplam 132 çocuğun hayatını kaybettiğine dikkat çeken Bilge Çarpıcı, sayının giderek arttığını dile getirdi. Burada da merkezi ve yerel idarenin sorumluluğuna işaret eden Bilge Çarpıcı, “Öte yandan medya diline çok dikkat edilmeli. Medyada şiddet unsurlarının, silahlı saldırı görüntülerinin fütursuzca paylaşılması suça meyilli kişiler için motivasyon kaynağı olabiliyor. Gazetecilere ve hukukçulara büyük iş düşüyor. Cezasızlık izlenimi insanların hak arama hürriyetini zedeliyor. Son olarak, keşke STK'lara, derneklere, baro komisyonlarına hiç gerek kalmasaydı. Çocukları ve kadınları korumak kamu kurumlarının ana görevidir. STK'lar ancak olmuş bitmiş şeylere ses çıkarabilir. Ancak önleyici tedbir almak daha büyük bir sistemin ve politikanın ürünüdür. Sistemle ve düzenle ilgili esaslı bir mücadele vermeden çocuk cinayetlerini de çocuk istismarını da durduramayız” diye konuştu.