İzmir’de ‘Ölüye saygı ve adalet’ paneli 2026-01-18 12:25:16   İZMİR – Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nin, “Toplumsal barış inşasında ölüye saygı ve adalet talebi” başlığıyla gerçekleştirdiği panelde konuşan Avukat Burcu Çelik Özkan, Kürt coğrafyasında kadınların çatışmalı sürecin yalnızca dolaylı mağdurları olması, adalet talebini ayakta tutuşan asli özneleri olduğunu belirtti.    Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, İzmir’de “Toplumsal barış inşasında ölüye saygı ve adalet talebi” başlığıyla iki oturumluk bir panel gerçekleştirildi. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde gerçekleşen panele, Barış Anneleri, Tevgera Jinên Azad (TJA), siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.    Panel, özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.   Burada inisiyatifin kurulma sürecinden bahseden ve açılış konuşmasını yapan Murat Mıhçı, “Birbirimizin acılarına dokunmuyorduk, ama acılar hepimizin. Yüzyıldır kefensiz insanların toprak altında yattığı bu coğrafyada bunun bir ihtiyaç olduğunu gördük. Bu konuya dair sözü olan insanların bir araya gelip bir şeyler yapabileceğini fark ettik. Bu coğrafyada saygı çok önemli” dedi.   ‘Barış mezarda başlar’   Ardından Müge Yamanyılmaz moderatörlüğünde “Yas, travma ve dışlanan kimlikler” başlığıyla ilk oturum başladı. İlk olarak “Travma, yas ve sağlık: Bedende ve toplumda açılan yaralar” başlığıyla Doktor Zeki Gül söz aldı. Zeki Gül, bir toplumda adaletin yara olduğu kadar toplumun bedenini de yaralı olduğunu söyleyerek, “Hekimler toplumun kara kutusu gibidir. Hastanın ve yakınlarının anlatamadıklarını görürler. Stres olunca kalp krizi daha fazla görülmez mi? Yük denince akıl savaş cerrahisinden çalışıyor. Aslında meselenin görülmeyen kısımlarına bakmak lazım. Travmanın, mezarsız bırakılan bedenlerin, yas tutulması önlenen bedenlerin herkese bir etkisi var. Sürekli travmalarla yol alan bir tarihsel gerçekliğimiz var. Biz bunun güncel olanı üzerinden gidiyoruz. Barışın sembolü sayılan hekimliğin dili daha militarist oldu. Barış da mezarda başlar, mezarlar yoksa tanıklık yok, yas yoksa bedenler susuyor. Travma ve yas bugünle sınırlı değildir, gelecek kuşaklara da devrolur. Genlerimiz bile yas ve travmalarla dönüşür ve gelecek kuşaklara aktarılır. Her şeye rağmen bu ülkede barış adının sık konulan isimler arasında olması bize umut veriyor” diye belirtti.    ‘Yaşam alanlarındaki hiyerarşi, ölümde de devam ediyor’   Daha sonra “Yaşamın ve ölümün hiyerarşisi” başlığıyla akademisyen Melek Göregenli söz aldı. Melek Göregenli, yaşamın bütün alanlarının hiyerarşiler içerisinde olduğunu ve ölüm halinin de bu durumdan etkilendiğini belirtti. Melek Göregenli, “Ölülerimizle, kayıplarımızla ilgili konuştuğumuz her şey hayatla ilgili. Yani ölüm sanki bir bitişe dair bir şey. Oysa çok doğal olması lazım. Yaşamı sona ermiş bir canlıdan bahsediyoruz ama aslında onlarla kurduğumuz ilişki, canlı bir hayatın kurduğu bir ilişki. O yüzden aslında orada bile hayata dair bir şeyden bahsediyoruz. Biz ölülerimiz için adalet, ölülerimizle kurduğumuz ilişki için adalet, hakkaniyet, tanınma istiyorsak aslında bunu bir tek şekilde elde edebiliriz. Hayatta bu tanınmayı ne zaman alacağız, o zaman diğerini de alacağız. Sınıfsal eşitsizlikleri genellikle bu konular konuşulurken atlıyoruz. Sınıfsal görünmezlik, sınıf hiyerarşide sınıfsal olarak en altta olmaktır. İster Kürt olun ister Ermeni olun. Ne olursanız olun. Eğer yoksulsanız bu dünyada yeriniz en altta. Öldüğünüzde de en altta” şeklinde konuştu.   ‘Medeniyetin barbarlığı güç gösterisine dönüştürmesi’   Daha sonra gazeteci Yıldız Tar, “Görünmeyen yaslar: LGBTİ+’ların tanınma ve adalet mücadelesi” başlığıyla söz aldı. Yıldız Tar, insanların ölülerine sahip çıktıkları ölçüde insan olabildiğini kaydederek, geçtiğimiz hafta Halep’in Kürt mahallelerine yönelik saldırıları esnasında yaşamını yitiren kadın bir savaşçının bedenine yapılan saldırıdan söz etti. Yıldız Tar, “Geçtiğimiz hafta Halep'te bir kadın savaşçının öldükten sonra bir binadan atıldığı görüntüsünü gördük. Yani bir kadın şervan orada HTŞ güçleri girdiğinde direniyor, savaşıyor ve öldükten sonra artık ölüyü orada rahat bırakmak yerine bir binanın üst katından aşağıya atmışlardı. Bu beni hemen on yıl öncesine götürdü. Ekin Wan, kadın bir gerillaydı. Yaşamını yitirdikten sonra yapılanlar çok korkunçtu. Medeniyetin barbarlığa başvurduğu, kendi barbarlığını bir güç gösterisine dönüştürdüğü anlardan birisiydi” diye belirtti.   ‘Kadınlar, adalet talebini ayakta tutan asli öznelerdir’   Son olarak “Toplumsal cinsiyet ve etnisite ekseninde adalet, yas ve hafıza mücadelesi” başlığıyla avukat Burcu Çelik Özkan söz aldı. Burcu Çelik Özkan, adaletin bir tarafının toplumun ölüsüne, yasına ve hafızasına nasıl davranacağıyla yakından ilgili olduğunu dile getirerek, “Türkiye'ye dönüp baktığımızda ölümün bile eşit olmadığının çok farkındayız. Kimin ölümünün makbul olduğunun, kimin ardından yas tutulmasına izin verildiği, kimin mezarının kutsal sayıldığı, buna karşılık kimin mezarsız bırakılabileceği, kimin cenazesinin teşhir edilebileceği ya da kimin ardından yas tutulmasının da bir kriminalize edilebileceği tesadüf değil. Bu durum açıkça bir yas hiyerarşisinin varlığına işaret ediyor elbette ve bu hiyerarşi özellikle etnik kimlik ve toplumsal cinsiyet ekseninde çok ciddi derinleşiyor. Meseleye Kürt kadınları ve yasın politikleşmesi üzerinden baktığımızda Kürt coğrafyasında kadınlar, çatışmalı sürecin yalnızca dolaylı mağdurları değiller. Aksine sürecin en ağır yükünü taşıyan kayıpların ardından, hafızayı omuzlayan ve adalet talebini ayakta tutan asli öznelerdir” diye ifade etti.   ‘Kadınlar ana hafıza taşıyıcısıdır’   Kadınların ana hafıza taşıyıcı olduklarını vurgulayan Burcu Çelik Özkan, “Çatışmalı dönemlerde kadınlar hem doğrudan hem de dolaylı hedef. Bir insanın bedeni yedi gün boyunca sokakta bırakılabiliyorsa bu sadece bir güvenlik politikası mıdır? Yoksa bu Kürt kadın bedeni üzerinden verilen sembolik bir mesaj mıdır? Taybet Ana'nın bedeni yalnızca yaşam hakkının değil, ölüm sonrası insan onurunun da ihlal edilmesidir. O bedenin yerde bırakılması aynı zamanda tüm kadınların yasına yönelmiş bir açık müdahaledir. Yine Cemile Çağırga, henüz 10 yaşında bir çocuktu. Yaşamını yitirdiğinde ailesi cenazesini günlerce bir buzdolabında saklamak zorunda kaldı. Bir anne çocuğunun bedenini toprağa veremediği için bir buzdolabında saklamak zorunda kalıyorsa burada yalnızca hukuk ihlali vardır diyemeyiz. Burada toplumsal bir çöküş, etik bir kırılma vardır artık. Cemile'nin bedeni, çocuk olmanın bile bu coğrafyada koruma sağlamadığını göstermiştir bize” ifadelerine yer verdi.   İlk oturum, konuşmaların ardından soru-cevapla sona erdi.    İkinci oturum, “Mültecilik, hukuk, inanç ve toplumsal hafıza” başlığıyla sürecek.