Savaşın cinsiyeti, barışın cinsiyeti

  • 09:06 4 Mart 2026
  • Kadının Kaleminden
“Silahın gölgesinden çıkan kadın, şimdi barışın kurucu öznesi olarak konuşuyor. Ve belki de ilk kez bu coğrafyada şu cümleyi yüksek sesle kurabiliyoruz: Savaşın cinsiyeti vardı. Barışın da olacak.”
 
Ebru Güden
 
Ortadoğu’nun haritasına yukarıdan bakıldığında görünen ilk şey sınırlar değil; erkekliğin kalın çizgileridir. Tank paletlerinin izi, üniformaların dili, “şehadet” ve “intikam” retoriği… Savaş bu coğrafyada yalnızca bir siyasal araç değil, aynı zamanda bir erkeklik rejimidir. Devletlerin, örgütlerin, aşiretlerin, hatta diplomasi masalarının dili bile uzun süre erkek oldu. Çünkü savaşın cinsiyeti vardı.
 
Ancak 8 Mart’a gelirken başka bir eşiğin içinden geçiyoruz. Son yıllarda yalnızca cephede değil, müzakere masasının başında, meydanlarda, cezaevi önlerinde ve sınır kapılarında kadın figürü belirgin biçimde öne çıkıyor. Bu, tesadüf değil; tarihsel bir kırılmanın işareti.
 
Savaşın erkekliği ve kırılan kalıp
 
Ortadoğu’daki silahlı hareketler, uzun süre erkekliğin kahramanlık mitleriyle beslendi. Güç, fedakârlık, disiplin ve itaat; hepsi eril bir tahayyülle kodlandı. Fakat özellikle Kürt özgürlük hareketi içinde kadınların görünürleşmesi bu kodu sarstı.
 
PKK içinde kadınların komutanlık düzeyinde yer alması, sadece sayısal bir artış değil; savaşın sembolik düzenine müdahaleydi. Kadın gerillanın varlığı, “savaş erkek işidir” ezberini bozdu. Dağdaki kadın figürü, erkekliği tek başına iktidar olmaktan çıkardı. Bu, savaşın cinsiyetini tartışmaya açan bir andı.
 
Aynı kırılma, Rojhilat’tan Rojava’ya uzanan hatta da görüldü. Özellikle Rojhilat’ta ve bölgenin diğer parçalarında kadın komutanların ön plana çıkması, yalnızca askeri değil, ideolojik bir mesaj taşıdı: Kadın, savaşın nesnesi değil öznesidir. Ama tam da bu özneleşme, savaşın kendisini dönüştüren bir etki yarattı. Çünkü kadınların silahlı mücadeledeki varlığı, erkek egemen savaş kültürünü içeriden aşındırdı.
 
Silah yakan kadın ile barış masasına oturan kadın
 
Bugün dikkat çekici olan şu: Silahın içinden çıkan kadın figürü, barış eşiğinde de ön safta duruyor. Silah yakan kadın komutan ile barış sürecine sahip çıkan kadın siyasetçi, aktivist ya da anne arasında bir kopuş değil; güçlü bir süreklilik var.
 
Kadınların savaşta görünürleşmesi, savaşın erkekliğini kırarken; barış süreçlerindeki öncülükleri barışın da cinsiyetini değiştiriyor. Artık barış yalnızca devlet aklının ya da silahlı aktörlerin pazarlığı değil; toplumsal bir yeniden kurma iradesi olarak tarif ediliyor. Bu iradenin taşıyıcılarından biri de kadınlar.
 
Türkiye’de barış talebinin en güçlü seslerinden biri yıllardır kadınlar oldu. Meydanlarda “çocuklar ölmesin” diyen anneler, Meclis’te müzakereyi savunan kadın vekiller, sivil toplumda barışı örgütleyen kadın inisiyatifleri… Hepsi aynı sosyolojik hattın parçaları. Erkek egemen siyasetin kutuplaştırıcı diline karşı, hayatı savunan bir dil kurdular.
 
Barışın cinsiyeti değişirken
 
Barışın cinsiyeti değişiyor, çünkü barış artık yalnızca silahların susması değil; eşitliğin, adaletin ve birlikte yaşamın inşası olarak tanımlanıyor. Bu tanımın içinde kadınların deneyimi, hafızası ve direnci belirleyici.
 
Ortadoğu’da savaşın dili neden erkekti? Çünkü iktidar erkekti. Peki, neden bugün barış eşiklerinde kadın figürü öne çıkıyor? Çünkü barış, iktidarın değil hayatın diliyle kuruluyor. Hayatın dili ise bu coğrafyada en çok kadınların omuzlarında taşındı.
 
8 Mart, tam da bu yüzden yalnızca bir anma günü değil; savaşın ve barışın cinsiyetini tartışma günüdür. Kadınların silahlı hareketlerde görünürleşmesi, erkek egemen savaş kodlarını kırdı. Barış süreçlerindeki öncülükleri ise yeni bir siyasal ufuk açıyor: Eşitliğe dayalı, çoğulcu ve toplumsal bir barış.
 
Silahın gölgesinden çıkan kadın, şimdi barışın kurucu öznesi olarak konuşuyor. Ve belki de ilk kez bu coğrafyada şu cümleyi yüksek sesle kurabiliyoruz: Savaşın cinsiyeti vardı. Barışın da olacak.
 
Ve o cinsiyet, erkek egemenliğinin değil; özgürlüğün, eşitliğin ve hayatın cinsiyeti olacak.