8 Mart ile Özgür ve Demokratik Topluma (5)

  • 09:01 24 Şubat 2026
  • Dosya
Eril zihniyete karşı adım adım örgütlülük
 
Derya Ceylan
 
HABER MERKEZİ – 8 Mart, Kürdistan’da kadınlar açısından yalnızca bir anma günü değil; cezaevi hafızasından zorunlu göçe, yerel yönetim deneyiminden kayyım müdahalelerine uzanan direniş çizgisinin her yıl yeniden kurulduğu politik bir eşik. Bu süreç, Kürt kadınların inkâr ve savaş politikalarına karşı hafızayı diri tutan, erkek egemen sistem ve zihniyete karşı ise örgütlülüğü büyüten çift yönlü bir mücadele hattı ördüğünü ortaya koyuyor.
 
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne sayılı günler kala kadınlar, bulundukları her yerde alanlara çıkmaya hazırlanıyor. Kürdistan’da ise 8 Mart hazırlıkları, yalnızca takvimdeki bir güne değil; yıllardır biriken direniş hafızasına, yaşamın içine sinen dayanışma pratiklerine ve bugün sertleşen mücadele başlıklarına yaslanıyor. Bu dosya, 8 Mart’a giderken Kürt kadın hareketinin farklı coğrafyalarda kurduğu direniş hattını dört bölümde ele alıyor: Rojava, Rojhilat, Güney Kürdistan ve Kürdistan.
 
Dosyanın bu ilk bölümünde, Kürdistan’da kadın direnişinin tarihsel izleri ve bugünkü siyasal-toplumsal karşılığı üzerinden ilerliyoruz. Bu hattı besleyen tarihsel kırılmaların izinde Kürt kadın hareketinin direnişi; yalnızca “tepki” veren bir çizgi değil, toplumsal dönüşüm iddiası taşıyan bir siyasal hat olarak şekilleniyor.
 
Kürdistan’da Kürt kadın direnişi, yakın tarihin ağır siyasal kırılmalarının içinden geçti. Dilin yasaklandığı, kimliğin bastırıldığı, çatışmalı sürecin hayatı kuşattığı dönemlerde kadınlar yalnızca hayatta kalmanın yükünü taşımadı; aynı zamanda özne olarak söz kurdu, örgütlendi ve mücadele alanlarını genişletti. 8 Mart’lar ise bu hattın hem hafızasını hem de güncel itirazını taşıyan eşiklerden biri oldu.
 
Hafıza çizgisi: Yaşamın içinde süren direnç
 
Kürdistan’da kadın direnişini yalnızca büyük eylem anlarıyla okumak, yaşananların önemli bir kısmını dışarıda bırakır. Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarılması, ev içinde ve kamusal alanda dilin korunması, yerel kültürün sürdürülmesi, ağıtların, sözlerin ve kolektif hafızanın taşınması, uzun yıllar boyunca yaşamın içinde süren bir direnç biçimi olarak önem kazandı. Kadınlar, çoğu zaman görünmez kılınan bir kimliğin yükünü taşıyan, parçalanmış hayatların “yeniden kurulması”nda başat rol alan kişiler oldu.
 
Bu çizgi, direnişi iki düzlemin iç içe geçmesiyle büyüttü: Bir yanda kimliğin ve dilin baskılanmasına karşı toplumsal hafızayı koruma çabası, diğer yanda erkek egemen düzenin ürettiği tahakküme karşı dayanışma ve örgütlenme arayışı. Böylece “ev içi” alan, kimi dönemlerde politik alanın tamamlayıcısı haline geldi; hayatın akışı, bir tür direniş mekânına dönüştü.
 
12 Eylül ve cezaevi deneyimi
 
1980 askerî darbesiyle birlikte siyasal alanın kapatılması, ağır baskı politikaları, gözaltılar ve cezaevleri Kürdistan’da geniş bir toplumsal travma yarattı. Cezaevi deneyimi, Kürt siyasal hafızasında olduğu kadar kadınların direniş hafızasında da belirleyici bir eşik olarak anıldı. Kadın tutsakların uğradığı işkence, cinsiyet temelli aşağılamalar ve insanlık dışı uygulamalar, devlet şiddetinin kadın bedenine ve kimliğine nasıl yöneldiğini açık biçimde gösterdi.
 
Bu dönem, kadınların siyasal alanda daha bağımsız söz kurma ihtiyacını güçlendirdi. Cezaevleri, dayanışmanın, örgütsel bilincin ve direngenliğin sınandığı yerler olarak hafızaya kazındı. Sonraki yıllarda gelişen kadın örgütlenmelerinin önemli bir kısmı, bu deneyimin ürettiği kolektif hafızadan beslendi.
 
1990’lar: Savaş, zorla göç ve özneleşmeye uzanan hat
 
1990’lı yıllar, Kürdistan’da çatışmalı sürecin yoğunlaştığı, köy boşaltmalarının ve zorla göçün toplumsal yapıyı köklü biçimde değiştirdiği yıllar olarak öne çıktı. Zorla göç yalnızca coğrafi bir kopuş değildi; yoksullaşmayı, güvencesizliği, aile içi dengelerin sarsılmasını, kent yoksulluğunun derinleşmesini ve sosyal bağların parçalanmasını da beraberinde getirdi. Kadınlar bu süreçte hem hayatı sürdürme sorumluluğunu taşıdı hem de kayıplar, gözaltılar ve baskılar karşısında hak arama mücadelelerinin görünür aktörlerinden biri haline geldi.
 
Savaş koşulları kadınlar açısından yalnızca kamusal alandaki şiddet biçimleriyle sınırlı kalmadı. Göçün yarattığı yoksunluk, travma ve güvencesizlik; erkek şiddetinin görünür ya da görünmez biçimlerde artmasıyla birleşti. Bu nedenle kadın mücadelesi bir yandan devlet şiddetine karşı hakikat ve adalet arayışını büyütürken, diğer yandan kadınların günlük hayatında karşılaştığı şiddete karşı dayanışma arayışını da derinleştirdi.
 
Hafıza siyasetinin süreklileşmesi
 
1990’lar boyunca kayıplar ve faili meçhul katliamlar etrafında şekillenen hak arayışı, kadınların kamusal alandaki direniş repertuarını genişletti. Annelerin, eşlerin, kardeşlerin ve yakınların adalet arayışı; “kayıpların akıbeti” sorusunu yalnızca bir aile meselesi olmaktan çıkarıp toplumsal hafıza ve hakikat talebine dönüştürdü. Bu talep, yıllar içinde süreklilik kazanan eylem biçimleriyle direniş hattına dönüştü.
 
Bu hat, kadın direnişinde iki güçlü etki yarattı. Birincisi, kadınların kamusal alanda söz kurma kapasitesini büyüttü. İkincisi, hafıza ve adalet mücadelesini kadın mücadelesinin ayrılmaz parçası haline getirdi. Böylece 8 Mart’lar da yalnızca bir gün değil; geçmişin hesabını sorma ve geleceğe dair söz kurma alanı olarak güç kazandı.
 
‘Kendi sözünü kurma’ mücadelesi
 
Kürdistan’da kadınların örgütlenmesi çoğu zaman karma siyasal alanın içinde başladı; ancak zamanla bağımsızlaşan bir çizgi izledi. Kadınlar, erkek egemen siyasal dilin ve örgütlenme kültürünün içinde erimeyen, kadın deneyimini “yardım” değil “hak” üzerinden tarif eden bir örgütlenme hattı kurmaya yöneldi. Şiddetin “aile içi mesele” olarak görülmesine itiraz eden, kadınların yaşamına dokunan sorunları toplumsal ve politik bağlamıyla ele alan bir dil güç kazandı.
 
Kadın kurumları, danışmanlık merkezleri, dayanışma ağları ve yerelde gelişen kadın yapıları; direnişin yalnızca sokak eylemleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Hukuki destek, psikososyal destek, dayanışma ve kolektif güçlenme mekanizmaları kurmak, mücadelenin yaşamla kurduğu bağı büyüttü.
 
Yerel yönetimler ve kadın politikaları
 
2000’li yıllarla birlikte yerel yönetim pratiği, kadın mücadelesinin önemli alanlarından biri haline geldi. Kadınların temsili arttıkça yerel siyasette sosyal politikalar, şiddetle mücadele mekanizmaları ve kadınların ekonomik güçlenmesi gibi başlıklarda yeni uygulamalar üretmek mümkün oldu. Bu dönem, siyasetin yalnızca “temsil” ile sınırlı kalmadığı; yaşamın ihtiyaçlarına temas eden bir dönüşüm alanı haline geldiği bir evre olarak da okundu.
 
Kadın danışma merkezleri, şiddetle mücadeleye dönük yerel mekanizmalar ve kadınların ekonomik dayanışmasına dayalı pratikler; kadın mücadelesinin somut bir toplumsal karşılık üretmesinin yollarından biri olarak görüldü. Bu süreç, aynı zamanda erkek egemen temsile karşı yapısal çözümlerin tartışıldığı bir dönemi de işaret etti.
 
Kadın özgürlüğü, demokratik toplum ve dönüşüm iddiası
 
Kürt kadın hareketi zamanla yalnızca hak temelli bir mücadele olmaktan çıkarak toplumsal dönüşüm iddiası taşıyan bir çerçeve kurdu. Kadın özgürlüğü, demokrasi ve toplumsal barış tartışmalarının merkezine yerleştirildi; kadınların örgütlenmesi siyasal temsil meselesinin ötesine geçen bir “zihniyet dönüşümü” hedefiyle birlikte ele alındı.
 
Bu ideolojik hatta, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kadın meselesini toplumun temel çelişkilerinden biri olarak ele alan yaklaşımı da referans noktalarından biri oldu. Abdullah Öcalan’ın 8 Mart 2025 mesajında “Temel ilkem sizlerle büyüleyici yaşamdır” sözleriyle başlayan vurgu, kadın özgürlüğünü toplumsal dönüşüm iddiasının merkezine yerleştirdi. Mesajda “Kadın özgürlük meselesi bütün önemini koruyor” ifadesi öne çıkarken, erkek egemenliğin tarihsel bir kültür olarak aşılması gerektiği, şiddetin sürekliliğine karşı asıl mücadelenin “zihniyetle” verilmesi gerektiği belirtildi. Abdullah Öcalan ayrıca, “Sosyalizme kadın özgürlüğünden gidilir” ve “Dönemin ruhu demokratik siyasettir, dili de barış dilidir” sözleriyle kadın özgürlüğü, barış ve demokratik toplum tartışmalarını birbirine bağlayan bir çerçeve kurdu; “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı… kadınlar için de bir Rönesans’tır” vurgusuyla da 8 Mart’a dönük siyasal anlamı büyüttü.
 
2013–2015: Barış umudu ve kadınların sözünün genişlemesi
 
Çatışmasızlık tartışmalarının ve barış beklentisinin yükseldiği 2013-2015 arası yıllarda kadın hareketi, “barış” talebini yalnızca çatışmaların durması olarak değil; hayatın yeniden kurulması olarak tartışmaya yöneldi. Göçün yarattığı yıkım, kayıpların akıbeti, yoksulluk, şiddet ve toplumsal adalet başlıkları barış gündeminin ayrılmaz parçası haline geldi. Bu süreçte kadınların toplumsal alandaki görünürlüğü, eylem çeşitliliği ve örgütlenme kapasitesi genişledi.
 
2015 sonrası kayyım süreci ve buna karşı büyüyen dayanışma
 
2015 sonrası çatışmalı sürecin yeniden sertleşmesi, baskı politikalarının genişlemesi ve siyasal alanın daralması kadın hareketini doğrudan etkiledi. Bu dönemin en belirgin kırılmalarından biri, belediyelere atanan kayyımların kadın politikaları üzerinde yarattığı tahribat oldu. Kadın kurumlarının kapatılması, yerel mekanizmaların zayıflatılması ve kadınların yerelde kurduğu siyasal pratiklerin kesintiye uğraması, kadın hareketi açısından “kazanımların hedef alınması” tartışmasını güçlendirdi.
 
Kurumsal alan daraldıkça kadın mücadelesinin ağırlık merkezi daha fazla dayanışma ağlarına, bağımsız örgütlenmelere ve sokak siyasetine yaslandı. 8 Mart ve 25 Kasım gibi günler, bu sürekliliğin görünür olduğu alanlara dönüştü. Yasaklar ve engellemeler kadınların itirazını kesemedi; aksine kimi dönemlerde direniş biçimleri dönüşerek sürdü.
 
Görünürlük, hakikat ve fail odaklı dil
 
Kürdistan’da kadın direnişinin önemli damarlarından biri, sözün ve hakikatle temasın örgütlenmesiydi. Kadın gazeteciler ve kadın odaklı yayıncılık pratikleri, hem savaşın görünmez kılınan yüzünü hem de erkek şiddetinin sistematik boyutunu görünürleştirmeye çalıştı. Bu alan yalnızca “haber” üretimi değil; aynı zamanda şiddetin sorumluluğunu görünür kılan fail odaklı bir dille toplumsal farkındalığı büyütme pratiği olarak da önem kazandı.
 
Kadınların deneyimini nesneleştirmeyen, mağdurlaştırmayı yeniden üretmeyen ve şiddetin kaynağını görünür kılan bir dil arayışı, kadın basınının politik hattıyla iç içe gelişti. Bu da 8 Mart’ların yalnızca eylem günü değil; sözün, tanıklığın ve hakikat talebinin kurulduğu alanlardan biri olduğunu daha da belirginleştirdi.
 
Kadın kırımına karşı mücadele
 
Kürdistan’da kadın direnişinin en yakıcı başlıklarından biri, kadın kırımına karşı yürütülen mücadele oldu. Kadınların katledilmesi, şüpheli kadın ölümleri, zorla kaybetmelerin yarattığı yıkım ve erkek şiddetinin farklı biçimleri; yalnızca “bireysel vakalar” olarak değil, cezasızlıkla beslenen ve toplumsal yapıyı hedef alan bir şiddet rejimi olarak tartışıldı. Kadın örgütleri ve dayanışma ağları, “aile içi mesele” denilerek görünmezleştirilen şiddete karşı; failin, kurumların ve cezasızlık düzeninin teşhir edildiği bir mücadele hattı ördü.
 
Bu mücadele, aynı zamanda özel savaş politikalarıyla iç içe geçen bir zeminde yürüdü. Kadınlara dönük şiddet; baskı, yoksullaştırma, göç, kriminalizasyon ve toplumsal çözülme koşullarında daha da derinleşirken, kadınlar hem yaşamı savunma hem de hakikat ve adalet talebini büyütme yönünde ısrar etti. 8 Mart ve 25 Kasım alanları, kadın kırımına karşı itirazın görünürleştiği; “Jin, jiyan, azadî”nin yaşam hakkı ve özgürlük talebiyle birleştiği eşiklerden biri olarak güç kazandı.
 
Son yılların 8 Mart’ları
 
Kürdistan’da 8 Mart eylemlerinin hafızası yalnızca kalabalıkların büyüklüğüyle değil; alanlarda kurulan sözle, seçilen şiarlarla ve her yıl güncellenen mücadele başlıklarıyla da okunuyor. Son yıllarda meydanlarda en yaygın biçimde yankılanan “Jin, jiyan, azadî” sloganı, kadın özgürlüğünü yaşamın kendisiyle ilişkilendiren ortak bir dil kurdu. Bu ortak söz, 8 Mart alanlarında pankartlara, açıklamalara ve yürüyüşlere eşlik ederken; her yıl belirlenen ana şiarlar ise dönemin sertleşen başlıklarını, itirazın yönünü ve kadınların hangi hatta yürüdüğünü daha görünür kıldı.
 
2022’de 8 Mart sürecinde öne çıkan “Dem dema azadiya jinan e” şiarı, kadın özgürlüğünü “zamanın ruhu” ve temel ihtiyaç olarak tarif eden bir çağrıya dönüştü. Kadınların yaşamın her alanına yayılan itirazı; erkek şiddeti, yoksulluk, cezaevlerinde hak ihlalleri ve özel savaş politikaları gibi başlıklarla birlikte tartışıldı; mücadele hattı yalnızca meydanlara değil, hayatın tamamına uzanan bir direniş çizgisi olarak kuruldu.
 
2023’te “Kadın Dayanışması Yaşatır” şiarının öne çıkması, ağırlaşan toplumsal koşullarda dayanışmayı yalnızca duygusal bir bağ değil, politik bir tutum ve mücadele biçimi olarak tarif etti. Bu şiar, kadınların birbirini yaşatma iradesini örgütlü mücadeleye çağıran bir sözle birleştirirken; “Jin, jiyan, azadî” sloganı da bu hattın ortak dili olarak alanlarda yeniden kuruldu.
 
2024’te kadınların 8 Mart hattında “Her DEM Direniş, Her DEM Özgürlük” şiarı öne çıktı. Şiar, kadın mücadelesini süreklilik ve örgütlülük vurgusuyla tarif ederken; erkek egemen düzenin ve baskı politikalarının kadın iradesini bastırma girişimlerine karşı “her an ve her yerde direniş” fikrini güçlendiren bir çerçeve kurdu. Alanlarda “Jin, jiyan, azadî” ile birleşen bu vurgu, 8 Mart’ı yalnızca bir gün değil, kesintisiz bir mücadele çizgisi olarak tarif etti.
 
2025’te ise “Kadın kırımına isyan ediyor, özgürlüğe yürüyoruz” şiarı, erkek şiddetine karşı isyanı ve özgürlük talebini aynı cümlede birleştirdi. Bu şiarla yapılan çağrılar, kadın kırımıyla birlikte özel savaş ve baskı politikalarına karşı itirazı da büyüten bir hatta işaret etti. Aynı yıl Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 8 Mart mesajında yer alan “Kadın özgürlük meselesi bütün önemini koruyor” vurgusu ve “Dönemin ruhu demokratik siyasettir, dili de barış dilidir” ifadeleri, kadın özgürlüğü tartışmasını barış ve demokratik toplum perspektifiyle birlikte yeniden gündeme taşıdı. 2025 8 Mart alanlarında ise “Jin, jiyan, azadî” sloganı, bu ideolojik çerçeveyle buluşan ortak söz olarak bir kez daha meydanlarda yankılandı.
 
8 Mart’ın Kürdistan’daki anlamı
 
Kürdistan’da 8 Mart’lar çoğu zaman baskı atmosferi içinde örgütlendi. Buna rağmen 8 Mart, kadın hareketi açısından yalnızca bir anma günü değil; hafızayı diri tutan, güncel itirazı görünür kılan ve geleceğe dair söz kuran politik bir eşik olarak anlam kazandı. Kayıpların hesabını sormak, savaşın toplumsal yıkımını görünür kılmak, kadın katliamlarına ve erkek şiddetine karşı söz kurmak, yerel siyaset deneyiminde ortaya çıkan kazanımları hatırlatmak; 8 Mart’ların içeriğinde dönemlere göre farklı ağırlıklarla yer buldu.
 
Bugün Kürdistan’daki Kürt kadın direnişi, geçmişin ağır hafızasını taşırken aynı zamanda yeni kuşakların katılımıyla dönüşen bir hat olarak sürüyor. Mücadele bir “anı” olarak kalmıyor; dayanışmanın, örgütlenmenin ve siyasal sözün içinde yeniden üretiliyor. 8 Mart ise bu yeniden üretimin en görünür eşiği: kadınların hem kendileri için hem toplum için “başka bir yaşam” iddiasını her yıl yeniden kurduğu yer.