Hukukçu Halise Dakalı: Rojava'da zihniyet savaşı veriliyor

  • 09:03 21 Ocak 2026
  • Güncel
AMED - Halep ve Rojava’da işlenen savaş ve insanlık suçlarına dikkat çeken avukat Halise Dakalı, yaşananların yalnızca askeri çatışmaların sonucu değil, yürütülen bir “zihniyet savaşı” olduğunu söyledi. 
 
HTŞ çetelerin Halep’in Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine yönelik 6 Ocak’ta başlattığı saldırılar Kuzey ve Doğu Suriye'nin tamamında devam ediyor. Saldırılarda onlarca kişi katledilirken, yüzlercesi yaralandı. Saldırılar sürerken, buna karşı büyük bir direnişte sergileniyor. Rojava'daki savaş ve insanlık suçlarına karşı ise uluslararası güçlerin sessizliği tepkilere neden oluyor. 
 
'Rojava'da yaşananlar zihniyet savaşıdır'
 
Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) Kadın Komisyonu üyesi Halise Dakal da Halep ve Rojava'ya yönelik saldırılar ve sessizliğe dair konuştu. 
 
Uluslararası kamuoyunun Halep ve Rojava’da işlenen insanlık suçlarında sessiz kaldığını belirterek, bu durum dünya devletlerinin ve küresel güçlerin varlığını sürdürmelerinin temel dayanağı olan kapitalist modernitenin kodlarıyla açıklamanın mümkün olduğunu belirtti. Halise Dakalı, varlığını sömürü sistemi üzerinden kuran; kadını ve doğayı birer sömürü nesnesi olarak gören tekçi, merkeziyetçi, antidemokratik ve hegemonik bir anlayışla yönetilen ulus-devletlerin, dönemsel, jeopolitik ve bölgesel çıkarları doğrultusunda insanlık değerlerini yok sayabildiğini vurguladı. Halise Dakalı, “Rojava’da sürdürülen savaşın yalnızca askeri güçlerin güvenlik politikalarının bir sonucu olarak değil, aynı zamanda orada yürütülen bir ‘zihniyet savaşının’ yansıması olarak okunması gerekir” dedi.
 
'Saldırı kadın özgürlük paradigmasınadır'
 
Halise Dakalı, Ortadoğu'da demokratik ulus paradigmasını esas alan Rojava halklarının, mevcut tekçi, merkeziyetçi ve antidemokratik yönetim anlayışını reddettiğini ve kadın özgürlükçü bir paradigmayla yönetilen bir yaşam modelini dünyaya sunduğunu söyledi. Halise Dakalı, “Bunun tam tersine politik ve ahlaki toplumsal değerlerin reddi üzerinden inşasını sağlayan ulus devletler açısından haliyle Rojava'da yaşamsallaştırılan bu model bir tehdit unsuru olarak görülmektedir. Uluslararası güçlerin insanlık ve savaş suçları karşısındaki sessizliği de bundan kaynakldır" diye aktardı. 
 
Uluslararası sözleşmelerin insan haklarını savunan noktada olması gerektiğini belirten Halise Dakalı, "Ancak bugün Cenevre Sözleşmeleri ve diğer uluslararası anlaşmalar gibi, güç dengeleri ve siyasi çıkarlar doğrultusunda uygulanıyor. Bazı devletler, sözleşmeleri yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda işletirken, evrensel koruma ilkeleri pratikte sınırlı kalabiliyor” ifadelerini kullandı. 
 
‘Kürtlere bu mekanizmalar işletilmiyor’
 
Halise Dakalı, “Kürt toplulukları açısından ise bu durum yeni değil. uzmanlar, sözleşmenin sağladığı korumanın çoğu zaman sahada yeterince işlememesi nedeniyle, uluslararası mekanizmaların etkinliğinin sorgulanması gerektiğini belirtiyor. Cenevre Sözleşmeleri, teoride tüm insanları korumayı hedeflerken, uygulamadaki eşitsizlikler ve çıkar temelli yaklaşımlar, hâlâ ciddi tartışmalara yol açıyor. Biz yakın tarihte son 10 yıllarda Kürdistan'ın dört parçasında Kürtlere karşı işlenen yani soykırım ve imha politikaları sonucu geliştirilen insanlık dışı ve savaş suçları karşısında bu mekanizmaların işletilmediği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Kobane'de barbar IŞİD çetelerine karşı Kürt halkının ve savaşçılarının verdiği varlık mücadelesi neticesinde Kürtlere karşı çok ağır çok vahşi bir şekilde savaş suçları işlendi. Bugün Halep'te işlenen suçlar aslında o dönem IŞİD tarafından Kobane halklarına, Kürt halkına karşı işlenen suçların bir benzeridir. En vahşi haliyle, en insanlık dışı haliyle biz Eşrefiye'de, Şeyh Mexsut mahallelerindeki direniş esnasında orada uygulanan insanlık dışı muamelelerde gerçekliği tüm açıklığıyla gördük” dedi.
 
‘Cezasızlıkla çetelere zemin hazırlandı’
 
Halise Dakalı, DAİŞ’in karşı Kürt halkına yönelik işlemiş olduğu savaş suçları karşısında uluslararası mekanizmaların herhangi bir bütüncül hukuk işletmemesi bugün Halep'te yaşanan soykırımın HTŞ çetecilerin en büyük temel zemini olduğuna dikkat çekti. Halise Dakalı, “Yani şunu görüyoruz. Aslında dört parça Kürdistan'daki mevcut ulus devletlerin Kürtlere karşı işlenen suçlar karşısında yürütmüş oldukları cezasızlık politikalarıyla uluslararası mekanizmaların Kürtlere karşı işlenen suçlar karşısındaki cezasızlık politikalarındaki argümanlar birebir aynı. Yani kendilerinin her zaman ulus devlet pratiğini sürdürebilmeleri için gerekli olan tüm siyasi, politik sistemleri işletmek ama bunun haricinde zeminini demokratik ve ahlaki politik değerlerden alan hiçbir ilkeyi gözetme kaygısında olmayan bir sistemle karşı karşıya kalmaktayız” ifadelerini kullandı.
 
‘Çok köklü erkek egemenin zihniyetidir’
 
“Kim tarafından gerçekleştiriliyor olursa olsun savaşlarda ve çatışmalarda özellikle kadınların hedef alınması, kadın bedeninin teşhir edilerek bu suçların işlenmesi, yüzyıllardır süregelen çok köklü erkek egemen zihniyetinin bir sonucudur” diyen Halise Dakalı, “Bu erkek egemen zihniyetin kadın hakikati karşısındaki savaşının pratiklerinin bir sonucudur. Daha önce Ekin Wan'ın şahsında işlenen savaş suçunun bir benzeri bugün ne yazık ki Halep'te Kürt bir kadın savaşçının öldürüldükten sonra bir binanın 3’üncü katından tekbir çığlıkları eşliğinde atılmasıyla gerçekleştirildi. Bu iki pratiğin beslendiği zihniyet aynı zihniyettir. Militarist, kadın özgürlük mücadelesine, kadın hakikatine düşman zihniyetin, erkek egemen zihniyetin pratiklerinin bir tezahürü olarak okumak gerekiyor” diyerek yaşananlara dikkat çekti.
 
'Kadın hakikatini yok etme çabası'
 
Halise Dakalı, son olarak şu sözlere yer verdi: “Erkek egemen zihniyetin kadın hakikatini yok etme çabaları karşısında özellikle son yıllarda Kürt kadınlarının öncülüğünde gelişen çok güçlü bir özgürlük mücadelesi var. Bu özgürlük mücadelesi tüm dünyada çok köklü ve güçlü bir dönüşümü açığa çıkarıyor. Halep'teki kadın direnişçinin bedeninin binadan aşağı atılması olayı tek başına bir savaş eylemi değil. Bununla birlikte kadınların öz savunmasına yönelik bir tehdit olarak hepimize bildirilen, aktarılan bir eylemdir. Bu dönüşümün, kadınların bu dönüşümü gerçekleştirebilmeleri, gerçeği karşısındaki korkularının, kaygılarının verilen bu tehdit mesajları üzerinde geriletilebilme çabalarının bir tezahürüdür. Yani kadınların bedenleri veya yaşadıkları maruz kaldıkları bu tüm tecavüz köleleştirme bedenlerinin teşhir edilmesi gibi uygulamalar savaş suçları insanlık suçları diye nitelendirdiğimiz uygulamalar dışında bir de toplumsal hayat içerisinde maruz kaldıkları suçlar da var. Yine dediğimiz gibi bunların hepsinin temel argümanı temel zemini kadın özgürlüğünü, kadın hakikatini hedef alan kendine bir tehdit unsuru olarak gören erkek egemen zihniyetin pratiklerinin bir sonucudur.”