Gülistan Kılıç Koçyiğit: Süreç yasasız ilerliyor, kalıcılık riske giriyor 2026-04-25 09:02:43   Melek Avcı    ANKARA - DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, iktidarın yasal düzenlemeleri geciktirmesi nedeniyle sürecin “yasasız” ilerlediğini belirterek, bu durumun hem toplumsal güveni zedelediğini hem de barışın kalıcılığını riske attığını söyledi.   Meclis’te 18 Şubat’ta kabul edilen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporuna rağmen, süreçte hala somut yasal adımlar atılmadı. İmralı görüşmelerinin ve siyasi temaslar sürmesine rağmen somut adımların atılmaması, özellikle Meclis zemininde beklenen düzenlemelerin hayata geçirilmemesi sürecin geleceğine dair soru işaretlerini artırıyor. İktidarın gündeminde olduğu ifade edilen yasal çerçeveye dair bir ilerleme görülmezken, sahada ve siyasette “bekleme hali” olarak tarif edilen bir tablo öne çıkıyor. Bu atmosferde sürecin nasıl yeniden ivme kazanacağı temel tartışma başlıkları arasında yer alıyor.   Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili ve Meclis Komisyonu üyesi Gülistan Kılıç Koçyiğit, sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu.     “Nereden başlamak gerekir diye baktığımızda, başlangıç noktamız gayet açık ve net: Raporun 6. ve 7. başlıklarında ortaya konulan yol haritası pratikleştirilirse asıl süreç açısından çok ciddi bir ivmelenme sağlanacaktır.”    *Şununla başlamak istiyorum,  görüyoruz bir tıkanma olmasa da süreçte bir durağan durum söz konusu, sizce bu sürecin ilerlemesi açısından aşılması gereken ilk üç önemli başlığı sıralarsak bunlar ne olur? İktidar nereden başlamalı?      Aslında hepimizin başlayacağı bir ortak noktamız var. Hem iktidar hem muhalefet hem de Meclis açısından ortaklaşılan bir rapor var. 18 Şubat tarihinde oylanan ve kabul edilen Mecliste kurulmuş olan Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun raporu, hepimizi bağlayan bir rapor. Hepimizin mutabakatıyla eleştirilerimiz, itirazlarımız olmasına rağmen sonuçta bir mutabakatla çıkmış bir rapor. Ve onun 6. ve 7. başlıkları hem Meclis için hem de iktidar açısından hepimiz açısından kısmen bir yol haritası sunuyor. O zaman nereden başlamak gerekir diye baktığımızda, başlangıç noktamız gayet açık ve net: Raporun 6. ve 7. başlıklarında ortaya konulan yol haritası pratikleştirilirse asıl süreç açısından çok ciddi bir ivmelenme sağlanacaktır. Sadece bir ivmelenme, sürecin ilerlemesi, derinleşmesi bakımından değil, aynı zamanda toplumsal güvensizliğin aşılması, demokrasi konusunda bir mesafe kat edilmesi, hukuk devletine dönülmesi gibi başlıklarda da ciddi bir mesafe kat edilebilir o açıdan bizim için başlangıç noktası 'bu günden yarına ne yapılmalı 'sorusunun cevabı raporun ortaya koyduğu yol haritasının pratikleştirilmelisi diyebilirim.   “İnsanlar en nihayetinde söze değil pratiğe bakıyorlar.  Siz istediğiniz kadar 'biz bir hukuk devletiyiz' deyin, eğer siz hukuka uymuyorsanız insanlar sizin yapmadığınız şeylere bakıyorlar.”   *Bahsettiniz,  komisyon tarafından hazırlanan raporda, sürecin ilerleyebilmesi için çeşitli demokratikleşme ve hukuk reformu başlıkları önerilmişti. Bu önerilerin bugüne kadar hayata geçirilmemiş olması sürecin samimiyetini nasıl etkiliyor?     Öncelikle raporun 6. ve 7. başlığını iki şekilde ele almak gerekiyor. Bir başlık,  Türkiye'nin kendi yerleşik içtihatlarını, yerleşik hukuk kurallarını uygulamasına dair belirlemeler içeriyor ki bunu ertelemenin, ötelemenin, zamana yaymanın hiçbir mantığı, hiçbir gerekçesi olamaz.  Demokratikleşmenin bahanesi olmaz. Açık ve net söyleyeyim. Yasayı uygulamamanın, Anayasaya uymamanın AİHM kararlarını pratikleştirmemenin, uymamanın bahanesi olmaz. Halihazırda demokratikleşme başlığındaki öneriler kayyumların iade edilmesinden AİHM-AYM kararlarının uygulanmasına kadar tutuksuz yargılamanın esas olmasından tutalım da hasta tutukların bırakılmasına kadar bir dizi hem toplumun bugün talebi olan ama aynı zamanda da hukukun gereği olan meseleleri hızla pratikleştirmek gerekiyor. Biz bu konudaki durma halini ya da bu konudaki adım atmama halini gerçekten anlayamıyoruz çünkü bunların gerekçesi yok. Yani biri çıksın desin ki hükümetten biri biz anayasayı uygulamıyoruz. Anayasanın mahkemesinin kararlarını uygulamıyoruz. Şu nedenle diyebilir mi? Diyemez. Anayasa herkesi bağlıyor.  Gerçek kişileri, tüzel kişileri bütün siyasi partileri bu ülkedeki herkesi bağlıyor. O anlamıyla burada anayasayı uygulamamak ya da AİHM kararlarını uygulamamanın gerekçesi yok. Bunları uygulamanın toplumda ciddi bir güven oluşturacağını hep söylüyoruz. İnsanlar en nihayetinde söze değil pratiğe bakıyorlar.  Siz istediğiniz kadar 'biz bir hukuk devletiyiz' deyin, eğer siz hukuka uymuyorsanız insanlar sizin yapmadığınız şeylere bakıyorlar. Siz demokrasiye uygun davranmıyorsanız, demokrasinin gereğini yapmıyorsanız, seçime seçilme hakkını gasp ediyorsanız insanlar sonuçta o pratiğe bakıyorlar. Burada sözüyle eylemi arasında açı farkı olan bizzat hükümetin kendisidir.    Sözünü eyleme sorumluluğu hepimizde tabii ki. Ama bugün süreçle ilgili sözünü eyleme, altına imza koyduğu raporun yol haritasını pratikleştirme sorumluluğu da bizzat iktidarın kendisinde. 'İktidar niye bunu yapmıyor' sorusunun yanıtı inanın ki bizde yok. Ama yapması gerekiyor mu? Elbette ki yapması gerekiyor. Toplum, siyasetin, bizim beklentimiz budur. Aynı zamanda sürecin ihtiyacı da budur. Bugün toplumda sürece büyük bir destek var ama büyük bir güvensizlik de var. Güvensizliği derinleştiren bizzat iktidarın pratikleri. Bunu açık ve net söyleyelim. Bu açığı kapatacak olan, sürece destekle sürece güven arasındaki o mesafeyi kapatma sorumluluğu bugün hükümettedir. Hükümet hem barışın toplumsallaşması için gerçekten çaba harcamalı, bu konuda söz kurmalı ve ikincisi de sürece güveni inşa etmeli. Sürece güven inşa etmesi gereken de bugün bizzat hükümet.    “Meclis çoğunluğunu iktidar ellerinde bulunduruyor. Yasa yapma yeterliliğini ellerinde bulunduruyorlar. Biz bir onlarca binlerce yasa teklifi veriyoruz. Bizimkiler kanunlaşıyor mu,  kanunlaşamıyor. Bundan rahatsızlık duymak yerine buna anlam biçmeliler.”   *Tam da bu noktada iktidar sözcülerinin DEM'e yönelik de  suçlayıcı bir dilini görüyoruz. Meclis çoğunluğu elinde bulunan iktidarın, "bize direktif vermeyin" tarzı yaklaşımlarını nasıl yorumlamalı?    Biz bu ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede siyaset yapıyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunan 3’üncü siyasi partiyiz ve iktidara tabii ki çağrıda bulunacağız. İktidara, devlete tabii ki sorumluluk yüklüyoruz. Biz kendimizi de sorumluluktan azade tutup kenara oturup da iktidara ya da devlete sorumluluk ya da diğer muhalefet partilerine sorumluluk yüklüyoruz değil. Bu süreçte herkese düşen sorumluluklar var. Fakat bugün sizin de dediğiniz gibi kendileri iktidarda bulunuyorlar. Meclis çoğunluğunu ellerinde bulunduruyorlar. Yasa yapma yeterliliğini ellerinde bulunduruyorlar. Biz bir onlarca binlerce yasa teklifi veriyoruz. Bizimkiler kanunlaşıyor mu,  kanunlaşamıyor. Neden? Mecliste yeterli çoğunluğumuz yok ama hükümet her gün kanun, yasa çıkarıyor, yasa yapıyor. Biz iktidarın,  bu sorumluluğun gereğini yapması için uyarıcı olduğumuzu, çağrı yaptığımızı her platformda söylüyoruz. Bunu olumlamaları gerekir. Bunu bir olumsuzluk olarak ifadelendirmek yerine 'bize görev biçiyorlar' ya da 'bize direktif veriyorlar' gibi algılamak yerine tam da sorumlu bir yerden, tam da sürecin ihtiyaçlarını gören bir yerden söz kurduğumuzu görmeleri ve anlamaları gerekiyor.    Burada bir sorun olduğunu düşünüyoruz açıkçası. Bizim kendi beklentilerimizi, sürecin beklentilerini, ihtiyaçlarını ve halkın beklentilerini dinlendirmemizden daha doğal ne olabilir ki? Yani bugün, 'demokrasiye dönün' demek,  'kayyumları iade edin', 'AYM' kararlarını uygulayın' demek gibi başlıklarda söylediğimiz şeyler neden bir direktif olarak ele alınıyor ki? Bunlar zaten yapmaları gereken şeyler. Bunlar zaten hükümetin sorumluluğunda olan şeyler. Ve bunu söyledik bugüne kadar. Bundan sonra da elbette söyleyeceğiz. Bu bizim görevimiz aynı zamanda. Biz bu toplum söz verdik. Halkımıza söz verdik. Türkiye halkları, barış,  Kürt sorunun demokratik çözümü için siyaset yapıyoruz ve burada kendi sorumluluğumuzu gördüğümüz kadar, kendi sorumluluğumuzu yerine getirdiğimiz kadar tabii ki sorumluluktan kaçan tutumları da eleştiriyor ve herkesi de bu sorumlu yaklaşıma da davet ediyoruz. Herkesin de üzerine düşeni yapması gerektiğinde her zeminde, her platformda, mecliste de, sokakta da her yerde de, ikili görüşmelerde de hatırlatıyoruz. Bu yapmamız gereken bir şey. O anlamıyla bundan rahatsızlık duymak yerine  buna anlam biçmek ve gerçekten ne dediğimize odaklanmaları gerektiğinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.    *Gerillaların topluma yeniden entegrasyonu konuşuluyor fakat bazılarının hariç tutulması silah kullanan- kullanmayan gibi bir ayrım talebi var iktidarın ve sayı meselesini konuşma tutumundan iktidar vazgeçmiş görünmüyor.  Böyle bir ayrımcılık sizce ne tür riskler barındırır?   Öncelikle Kürt sorununun demokratik çözümünün çok katmanlı, çok boyutlu ve içinde birçok şeyi barındıran bir mesele olduğunu ifade edelim.  Buradaki yanlış ve yanılgılı tutumun meselenin PKK'nin silahsızlandırılması ya da silah bırakması tartışmasına indirgenmesi olduğunu hep söyledik. Meseleye bir güvenlikçi perspektifle bakmak, silahların susmasını Kürt sorunun demokratik çözümü olarak ifadelendirmek yanlış ve yanılgılı bir yaklaşım. Çoklu düzenlemelere ihtiyaç var. Buradaki bakış açısındaki darlık çözümde de doğal anlamda bir darlığı getiriyor. Meseleyi sadece PKK'nin silahsızlanması tartışmasına indirgediğinizde o zaman bu sefer de PKK'nin içerisinde kim gelecek, kim Türkiye'ye dönecek kim dönmeyecek ya da bu yasal düzenlemeden kim faydalanacak, kim faydalanmayacak gibi dar bir çerçeveye sıkıştırmış oluyorsunuz. Oysa ki, biz barışı konuşuyoruz. Barış bunu çok çok aşan bir mesele. İkincisi, kategorize eden yasa yapımının derde derman olmayacağını ilk günden söyledik. Sayın Öcalan da bunu böyle ifade ediyor. Bütünlüklü bir yasaya ihtiyaç var. Gerçekten kapsayıcı, bütünlüklü ve gerçekten silah bırakanların siyasal ve sosyal hayata katılabileceği, burada siyaset yapabileceği,  artık geçmişin geride bırakılıp yeni bir demokratik mücadele hattını büyütebilecekleri, içinde yer alabilecekleri bir zemine ve bir yasal düzenlemeye ihtiyaç var. O dar, kategorize eden, ayrıştıran yaklaşımların açıkçası sürece katkı sunan yaklaşımlar olduğunu düşünmüyoruz. Hızla bundan kurtulmak gerekiyor.  Zamana yaymadan yasaları da hızla çıkarmaya ihtiyaç var ki süreç ilerlesin, derinleşsin ve kalıcı olabilsin.    “Yasa yapımını getirip tespitle tescile bağlamanın kendisi problemli bir yaklaşım.  Şimdi siz diyelim ki silahsızlanma dönemi, terhis dediğimiz dönem 4 yıl uzadı. 4 yıl yasa yapmadan 3 silahlanmanın nasıl devam etmesini beklerler? Ya da 4 yıl boyunca yasasız nasıl bu süreç ilerler?”   *”Tespit ve Tescil” tartışmasını sürecin önüne konulmuş bir başlık olarak görüyoruz. Fakat iktidarın tespit ve tescilden kastı ile DEM Parti’nin tespit ve tescilden kastı nedir? Bu noktada tavsiye ettiğiniz yol nedir?    Hükümet şunu söylüyor:  Herkesin silah bırakması, örgütün bütün üyelerinin silah bırakması, bunun da Milli Güvenlik Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından tespit edilmesi, tescil edilmesi ve ondan sonra yasa yapım aşamasına geçmesini ifade ediyorlar. Şimdi burada,  bir barış sürecinin içerisindeysek tabii ki bir tespit ve tescil olacaktır. Bunu yadsınmıyoruz ya da bu olmasın gibi bir yerde değiliz. Ama bu tespit ve tescil meselesi, yani terhis dediğimiz DDR süreci çatışma çözümlerinde de o silahlanma sürecinin gerçekten gözlemlenmesi, raporlanması meselesinde öncelikle sadece güvenlik bürokrasisinin değil,  demokratik kitle örgütlerinin örneğin baroların, insan hakları örgütlerinin de Meclisin de yer alması gerektiğini ifade etmiştik. Bu anlamıyla sadece dar bir güvenlik bürokrasisine havale edilmiş bir meseleden bahsetmemek gerekiyor.  Bu mekanizmayı genişletmek ve özellikle de toplumsal dahiliyeti sağlamak çok önemli açıkçası raporlanma aşaması açısından da Meclisin de mutlaka olması gerekiyor.  İkincisi yasa yapımını getirip tespitle tescile bağlamanın kendisi problemli bir yaklaşım.  Şimdi siz diyelim ki silahsızlanma dönemi, terhis dediğimiz dönem 4 yıl uzadı. 4 yılı buldu. 5 yılı buldu ki dünya deneyimleri 7-8 yıla yayılan süreçler olduğunu da gösteriyor. Şimdi 7 yıllısıyla yasa yapmadan 4 yıl yasa yapmadan 3 yıl yasa yapmadan, neyse  o süre,  o kadar süre yasa yapmadan silahlanmanın nasıl devam etmesini beklerler? Ya da 4 yıl boyunca yasasız nasıl bu süreç ilerler? Şimdi asıl soru burada yatıyor. Bir diğeri, hali hazırda 30 kişilik bir Barış ve Demokratik Toplum Grubu var. 11 Temmuz'da silahlarını yakmışlardı. Neredeyse yıl dönümü geliyor. Şimdi o 11 Temmuz'da silah yakan grup üyeleri gelebildi mi Türkiye'ye, gelemediler. Silahlarını bıraktılar ama orada kaldılar. Neden çünkü bir yasa yoktu.  Şimdi yasa olmadığında dönecekleri bir yer de yok . Siz insanlara şunu söylüyorsunuz. Silah bırak. Tamam. Peki silah bıraktık. Bıraktım. Nereye geleceğim? Nasıl yaşayacağım? Nerede yaşayacağım? Ne yapacağım? Bu sorulara bir yanıt oluşturması gerekmiyor mu,  Meclisin bizzat kendisinin. Koskoca bir çatışma sürecini bitiriyorsunuz.  Bunun ilk aşaması olan negatif barış dediğimiz silahların sustuğu evreyi ilerletmeye çalışıyorsunuz ama bunu yasasız yapmak istiyorsunuz. Fiili olarak, yasal güvenceden yoksun olarak yapmak istiyorsunuz. Biz bunun doğru olmadığını ilk günden söyledik. Süreç başladığında sadece silah bırakma açısından değil, süreci garantiye alacak bir yasa İhtiyacına, bir çerçeve yasaya ihtiyaç olduğunu söylemiştik.   Sürecin akamete uğramasını engelleyen bir yasaya ihtiyaç var dedik. Bu yasayı da çıkarmadılar. Bakın süreç hali hazırda yasasız ilerliyor. Şimdi silah bırakma sürecini de yasasız ilerletelim gibi bir anlayış var. Bizde bunun doğru olmadığını, sonuç alıcı olmayacağını, kalıcı olmayacağını, riskler barındırdığını ifade etmeye çalışıyoruz. Aslında derdimiz burada bu. Yoksa silah bırakılsın, bırakılmasın tartışması bizim tartışmamız değil. Elbette silah bırakılsın. Biz Sayın Öcalan'ın 27 Şubat'ta yaptığı çağrının arkasındayız. O çağrının olduğunu da bütün dünya biliyor. Bu konuda bir problem yok. Fakat gerçekten burada silah bırakmanın koşullarını yaratmakla ilgili, zeminini yaratmakla ilgili bir sorumluluğa işaret ediyoruz. Bu zemin nedir? Yasal zemindir, siyasal zemindir. Hukuksal ve siyasal zemin olmadan sürecin ilerlemesinin koşullarının teknik olarak olmadığını söylüyoruz. O anlamıyla getirip burada tespit ve tescili yasa yapımının önüne koymak yerine tam da 18 Şubat'ta karar altına alınan komisyon raporunun işaret ettiği gibi bir eş zamanlılığa ihtiyaç var. Rapor bir eş zamanlılığa işaret ediyor. Bir öncelik ve sonralık ilişkisine değil. Tespit ve tescili de yadsımıyor, olmalı kısmı var orada ama en nihayetinde eşzamanlı olmalı. Yasa çıkarken silah bırakmada buna eşlik etmeli diyor. Kendilerinin de çokça ifade ettiği pedal metaforu adım adım, adım adım, karşılıklı adımlarla süreci güçlendirmek, ilerletmek ve derinleştirmek gibi bir yaklaşım olmalı ki süreç gerçekten sorunsuz bir şekilde ya da az sorunlu bir şekilde devam etsin.    *Yine, nisan ayında iktidarın bir yasa taslağı oluşturup sunacağı iddiaları vardı fakat Nisan bitiyor ama böyle bir taslak söz konusu mu?  Ya da size de “sunacağız” dediler mi?    Bir taslak değil ama 'Nisan'ın ikinci haftasından itibaren yasa çalışmaları başlanacak' diye bayramdan önceki temasımızda ifade edilmişti bize. Yapılmamış olması tabii ki doğru değil. Hemen yapılması gerektiğini söylüyoruz. 18 Şubat'tan sonra biz Ramazan ayında hemen bu yasa yapım aşamasına geçilmesi gerektiğini ifade ettik. Bu konuda çeşitli girişimlerimizde , temaslarımızda , açık çağrılarımız oldu ama hali hazırda bu konu bir ilerleme görünmüyor.    “Sayın Öcalan'ın aldığı, büyük bir irade gösterdiği, barış ve çözüm için 7/24 çalıştığı bir sürecin içerisindeyiz. O zaman Sayın Öcalan'a yaklaşımın da tam da onun emeğine,  iradesine ve  rolüne uygun olması gerektiğini ifade ediyoruz.”   *Son olarak, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsü çokça tartışılan başlıklardan. “Statü” dediğimiz şey somut olarak neyi ifade ediyor: hukuki bir düzenleme mi, iletişim kanallarının açılması mı, yoksa daha farklı bir siyasal tanınma mı?   Bir defa, İmralı Adası'nın bir yüksek güvenlikli cezaevi statüsünden, bakış açısından çıkartılıp barışın, özgürlüğün ve demokrasinin konuşulduğu, Kürt sorunun demokratik çözümünün konuşulduğu bir ada pozisyonuna dönüşmesi gerekiyor. Barışın ve demokrasinin adasına dönüşmesi gerekiyor. İmralı'ya bakış, İmralı'ya yaklaşım hali hazırda yüksek güvenlikli bir cezaevi, Sayın Öcalan'a o gözle bakılmış olmasının doğru olmadığını, süreci ilerletecek bir yaklaşım olmadığını söyledik. Öncelikle temel yaklaşım bu. Gerçekten İmralı'nın barışın ve özgürlüğün ve demokrasinin adası olarak görülmesi, kabul edilmesi gerekiyor. Orada çok daha uzun süren bir Kürt sorununun demokratik çözümü için bir irade var. Bu iradeyi gören, bu iradeyi tanıyan, bu iradeyi kabul eden ve bu iradenin siyasal koşullarını yaratan bir yaklaşıma ihtiyaç var. Siyasal olarak bunu gören bir yaklaşıma ihtiyaç var. Diğeri sürecin ilerlemesi açısından Sayın Öcalan'ın sürecin baş aktörü olduğu, baş müzakerecisi olduğu gerçeğinden yola çıkarak gerçekten çalışma, iletişim ve yaşam koşullarının düzeltilmesi gerekiyor. Biz bunu özgür yaşar, özgür çalışır diye ifadelendiriyoruz daha ziyade. Sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları... Bu koşulların hızla sürecin ruhuna uygun, sürece katkı sunacağı şekilde düzenlenmesi gerekiyor.    Bunlar elbette yeri geldiğinde hukuksal güvencelere de kavuşturulmalıdır. Bunu fiili olarak yapmanın dışında aynı zamanda bunu hukuksal bir güvenceye kavuşturmak ve gerçekten Türkiye'nin 100 yıllık sorununu çözdüğü bir zeminde buralara takılmaktan ziyade buraların süreci ilerletecek yer olduğunu görerek  Sayın Öcalan'a yaklaşımın sürece yaklaşımla eşdeğer olduğunu gören bir yerden meseleyi ele almak gerekiyor.  O anlamıyla buradaki bazı işi magazinselleştirmeye çalışan, işi kapsamının dışında tartışmaya çalışan yaklaşımları da kabul etmediğimizi ifade edelim. Çok tarihsel bir sürecin içerisindeyiz. Tarihsel yükü çok ağır olan bir sürecin içerisindeyiz. Her birimize ciddi sorumluluklar düşen bir sürecin içerisindeyiz. Bu sorumlulukların en büyüğünü Sayın Öcalan'ın aldığı, büyük bir irade gösterdiği, barış ve çözüm için 7/24 çalıştığı bir sürecin içerisindeyiz. O zaman Sayın Öcalan'a yaklaşımın da tam da onun emeğine,  iradesine ve rolüne uygun olması gerektiğini ifade ediyoruz.