Nezahat Doğan: İmralı kapıları açılmalı, toplum hakikati doğrudan duymalı 2026-03-16 09:03:37   Melike Aydın    İSTANBUL - 27 Şubat çağrısıyla yeniden açılan demokratik toplum tartışmalarında, özgür basının barış dilini güçlendirmesi sorumluluğunun öne çıktığını belirten Gazeteci Nezahat Doğan, kadın gazeteciliğinin bu sürecin kurucu unsurlarından biri olduğuna dikkat çekerek, medyadaki militarist ve cinsiyetçi dilin terk edilmesi, İmralı’daki tecridin kaldırılması ve gazetecilerin doğrudan temas kurabilmesinin sürecin şeffaflığı açısından belirleyici olduğunu vurguladı.    Savaşın dili yıllarca inkârı, tecridi, kutuplaştırmayı ve hakikatin üzerinin örtülmesini besledi. Buna karşılık barış gazeteciliği; toplumun ortak geleceğini ilgilendiren tarihsel eşiklerde daha fazla şeffaflık, daha fazla temas ve daha fazla doğrudan bilgi akışı gerektiriyor. “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın birinci yılında yeniden görüldü ki, demokratik çözüm tartışmalarının topluma taşınmasında gazeteciliğin rolü yaşamsal önemde. Fakat gazetecilerin İmralı’ya giderek süreci yerinde izleyememesi, sorularını doğrudan yöneltememesi ve kamuoyunu birinci elden bilgilendirememesi, hakikatin dolaşım alanını daraltıyor.   Bir yıl önce yapılan çağrı, çatışma zemininden demokratik toplum ve hukuki çözüm zeminine geçiş bakımından tarihsel bir eşik olarak tartışıldı. Birinci yıl dönümünde paylaşılan mesajda da sürecin ilerletilmesi, demokratik dönüşüm ve hukuki çerçevenin önemi yeniden vurgulandı. Buna rağmen gazetecilerin adaya erişememesi, yalnızca bir mesleki kısıtlama değil; barışın toplumsal zeminde açık, denetlenebilir ve çoğulcu biçimde tartışılmasının da önünde duran yapısal bir sorun olarak öne çıkıyor.   Gazeteci Nezahat Doğan ile barış gazeteciliğini konuştuk.     “Muhalif olarak tanımlanan medyada dahi zaman zaman statükocu, ulusalcı ve milliyetçi dilin sürdüğü görülürken, barış perspektifini güçlendiren bir gazeteciliğin gerekliliği daha da açık hale geliyor.”   *27 Şubat’ta yapılan çağrıyla birlikte “demokratik toplum” tartışmaları yeniden gündeme geldi. Sizce bu süreçte özgür basının rolü nedir? Barış gazeteciliği bu sürecin neresinde duruyor?   27 Şubat Çağrısı’ndan sonra Türkiye’de ve içinde yaşadığımız coğrafyada, bölgesel ve uluslararası düzeyde sistemlerin nasıl değişebileceğine dair yeni bir tartışma alanı açıldı. Artık var olan tek tip, militarist, milliyetçi ve toplumu yok sayan sistemlerin sürdürülebilir olmadığı gerçeği daha görünür hale geldi. Bunun yerine, daha demokratik bir değişimi esas alan demokratik toplum ve barış perspektifi gündeme geldi. Geride bıraktığımız 10 yıla, hatta 100 yıllık tarihe ve özellikle 40–50 yıldır çözümsüz bırakılan Kürt meselesinin yarattığı şiddet ortamına bakıldığında, ülkenin barışa ne kadar ihtiyaç duyduğu daha açık görülüyor. Barışın, aynı zamanda ekonomiden toplumsal yaşama kadar birçok alanda kutuplaşmayı aşarak halkların bir arada özgürce yaşayabileceği bir sistem umudunu güçlendirdiği görülüyor.   Bizim bulunduğumuz yerden bakıldığında ise burada Barış Gazeteciliği önemli bir rol oynuyor. Barışın ne olduğunu topluma ve toplumun farklı kesimlerine anlatmak, özgür basının ve Kürt basınının temel sorumluluklarından biridir. Bu noktada, şiddeti, ırkçılığı ve düşmanlaştırıcı dili yeniden üreten; devletin dilini ve kodlarını medya kurumlarına taşıyan savaş dilini terk etmek gerekiyor. Bunun yerine, barış dilini esas alan bir gazetecilikle bir ülkenin nasıl değişebileceğini, demokratik bir sistemin nasıl kurulabileceğini ve mevcut şiddet ortamının nasıl aşılabileceğini topluma anlatmak büyük önem taşıyor. Çatışmaların neden kaynaklandığını ve sona ermesi için neyin değişmesi gerektiğini topluma doğru biçimde aktarmak da bu sorumluluğun bir parçasıdır. Bu nedenle Barış Gazeteciliği ve özgür basının rolü daha da belirleyici hale geliyor. Çünkü bugün medyanın büyük bir bölümünün iktidarın kontrolünde olduğu ve devletçi dilin hâkim olduğu görülüyor. Muhalif olarak tanımlanan medyada dahi zaman zaman statükocu, ulusalcı ve milliyetçi dilin sürdüğü görülürken, barış perspektifini güçlendiren bir gazeteciliğin gerekliliği daha da açık hale geliyor.   “Kadın gazeteciliği, aynı zamanda kadınların haklarını, mücadele yöntemlerini ve kadın örgütleriyle kurulan ortak mücadeleyi görünür kılma sorumluluğunu da taşıyor.”   *Barış gazeteciliği ile kadın odaklı gazetecilik arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Sizce kadın gazeteciliği barış dilinin kurulmasında ve toplumda yaygınlaşmasında nasıl bir rol oynuyor? Özellikle 27 Şubat’tan sonra tartışılan demokratik toplum sürecinde kadın gazetecilerin katkılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?   Bu bir yıllık süreçte en önemli başlıklardan biri, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ydı. Bu çağrı, yalnızca Kürt meselesinin çözümüne değil, aynı zamanda çok temel bir kadın sorununa da işaret ediyordu. Çünkü barışın öncüsünün kadınlar olabileceği, yeni yaşamın da kadınların öncülüğünde inşa edilebileceği vurgulanıyordu. Kadınların öncülüğünde komünal ve demokratik bir sistemin kurulabileceği fikri, bu çağrının önemli yönlerinden biriydi.   Bugün kadınların sosyal yaşamdan, çalışma hayatından ve kamusal alanlardan dışlanması; erkek şiddetinin çoğu zaman cezasız bırakılması, kadın emeğinin görünmez kılınması ve kadınların eve hapsedilmesi, sistemsel bir sorunun parçası. Kadını eve hapsetmek, aslında onu köleleştirmek anlamına geliyor. Şiddet, kadın cinayetleri ve katliamlar da bu sistemin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle kadın gazeteciler olarak sokağa çıktığımızda, kadınların yaşadığı bütün bu sorunları görünür kılmak ve deşifre etmek önemli bir sorumluluk haline geliyor. Kadın gazeteciliği, aynı zamanda kadınların haklarını, mücadele yöntemlerini ve kadın örgütleriyle kurulan ortak mücadeleyi görünür kılma sorumluluğunu da taşıyor. Sahada çalışırken yalnızca fiziki değil; sözde, davranışta ve yaklaşımda ortaya çıkan erkek egemen şiddetin farklı biçimleriyle de karşılaşabiliyoruz. Bu nedenle şiddet gören kadınların sesini duyurmak, bu sorunları gündemde tutmak, haberleştirmek ve hukuki süreçlerin takipçisi olmak, kadın gazeteciliğinin önemli görevlerinden biri. 27 Şubat’tan bu yana bu tartışmaları yalnızca özgür basın üzerinden değil, aynı zamanda toplumun dilini ve gündelik hayatı güçlü biçimde etkileyen ana akım medya bağlamında da değerlendirmek gerekiyor.   “Ancak bununla birlikte özgür basının da eksikleri olduğunu görmek gerekiyor. Bu eksiklikleri görerek yeni yol ve yöntemler geliştirmek, süreci daha güçlü anlatabilmek açısından özgür basının önündeki en önemli sorumluluklardan biri.”   *Ana akım medya hem kullandığı dil hem de haber içerikleriyle çoğu zaman saldırgan ve çatışmayı besleyen bir pozisyonda duruyor. Bu noktada özgür basın bu dile karşı nasıl bir alternatif oluşturuyor? Özgür basın barış dilini ve farklı bir habercilik anlayışını nasıl kuruyor?   Medyadaki dile baktığımızda, bunun büyük ölçüde cinsiyetçi, militarist ve kışkırtıcı bir karakter taşıdığını görüyoruz. Kadınların uğradığı şiddet, tecavüz ve cinsel saldırı gibi ağır suçların ‘istismar’ gibi ifadelerle verilmesi, aslında yaşanan sorunun büyüklüğünü küçülten ve gerçekliği görünmez kılan bir yaklaşım yaratıyor. Bu dil, aynı zamanda kadınları ötekileştiren ve kadınların kendi iradeleriyle var olma mücadelesini tehdit olarak gören erkek egemen bakışın da bir yansımasıdır.   Özgür basın ise bu noktada farklı bir yerde durarak, görünmez kılınan gerçekleri açığa çıkarmaya çalışıyor. Özellikle 27 Şubat’tan sonra gelişen süreçte yürütülen tartışmaların ve taraflar arasındaki müzakere gerçekliğinin daha görünür hale gelmesinde özgür basının önemli bir rolü oldu. Buna rağmen, genel tabloya baktığımızda henüz güçlü ve yerleşmiş bir barış dilinin oluştuğunu söylemek zor. Bunu şuradan da ekleyebilirim: Bir yıl önce bu süreç başladığında birçok gazeteci ve yayıncı, sürecin başlıklarını, içeriğini ve detaylarını; meselenin bölgesel mi yoksa iç dinamiklerden mi kaynaklandığını büyük ölçüde Kürt basınından ve özgür basından takip edebildiklerini ifade etmişti. Bu, aslında önemli bir tespit ve önemli bir bakış açısı. Ancak bununla birlikte özgür basının da eksikleri olduğunu görmek gerekiyor. Bu eksiklikleri görerek yeni yol ve yöntemler geliştirmek, süreci daha güçlü anlatabilmek açısından özgür basının önündeki en önemli sorumluluklardan biri.   “Bu nedenle hem özgür basının hem de muhalif medya içindeki farklı kesimlerin daha fazla diyalog kurması, sahaya inmesi ve toplumla daha güçlü bir bağ kurması gerekiyor. Barışın ne anlama geldiğini ve bu ülkeye neler kazandırabileceğini anlatmak da gazetecilerin önemli sorumluluklarından biri.”   *Özgür basın son bir yılda barış gazeteciliği çerçevesinde önemli yayınlar yaptı. Ancak bu haberlerin topluma ne kadar ulaşabildiği de tartışılıyor. Sizce özgür basın toplumun geniş kesimlerine ulaşabiliyor mu? Ayrıca bu süreçte muhalif medyanın tutumunu ve barış dilinin oluşmasına katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?   Bugün özgür basının topluma ulaşma kapasitesinin sınırlı kaldığını söylemek gerekiyor. Çünkü devletler ve sistemler, kendi medyalarını kurarak topluma vermek istedikleri mesajı o medya üzerinden yayar ve toplumsal algıyı büyük ölçüde buradan şekillendirir. Türkiye’de medyanın yaklaşık yüzde 90’ının iktidarın kontrolünde olması da farklı bir barış dilinin geniş kesimlere ulaşmasını zorlaştırıyor. Özgür basın etkisini artırdıkça, sosyal medya hesaplarının kapatılması, erişim engelleri, yayın yasakları ve gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklamalar gibi baskılar devreye giriyor. Bu nedenle özgür basın, kendi mecralarında sözünü kurmaya çalışsa da bu söz her zaman toplumun tamamına ulaşamıyor. Bununla birlikte özgür basının da kendi eksiklerini görmesi gerekiyor. Var olan imkânlarla yetinmek yerine, yeni yöntemler, yeni mecralar ve daha yaratıcı yollar geliştirerek topluma ulaşma imkânlarını güçlendirmek önemli bir sorumluluk. Ajanslardan televizyonlara, kadın haberciliğinden dergilere kadar geniş bir alana sahip olan özgür basının bu gücü daha örgütlü ve etkili kullanması gerekiyor.   Muhalif medya açısından bakıldığında ise tablo daha karmaşık. Ana akım medya ile muhalif medya arasında bir fark olsa da muhalif medyanın bazı kesimlerinde hâlâ barışa mesafeli, ulusalcı ve temkinli bir dilin sürdüğünü görmek mümkün. Buna rağmen son bir yılda belirli bir değişim de yaşandı. Örneğin bir yıl önce bazı gazetecilerle birlikte İmralı’daki sürece dair soru sorabilmek için Adalet Bakanlığı’na başvuruda bulunmuştuk. Bu başvuruyu DFG’den Dicle Müftüoğlu, gazeteci Diren Yurtsever, Banu Güven ve İrfan Aktaş gibi isimlerle birlikte fiziki olarak yaptık. O dönemde birçok gazeteciyle temas kurmamıza rağmen, pek çok kişi bu girişime mesafeli durdu; hatta başvuru yapanlar bile bunu kamuoyuna açıklamaktan imtina etti.   Ancak aradan bir yıl geçtikten sonra tablo kısmen değişti. Yaklaşık iki–üç hafta önce birçok gazeteciye Abdullah Öcalan’a soru sormak isteyip istemediklerini sorduğumuzda, neredeyse herkes soru yöneltmek istediğini ifade etti. Bu da son bir yılda gazeteciler arasında barış sürecine yaklaşımın ve özgür basınla kurulan ilişkinin belirli ölçüde değişmeye başladığını gösteren önemli bir örnek. Bu nedenle hem özgür basının hem de muhalif medya içindeki farklı kesimlerin daha fazla diyalog kurması, sahaya inmesi ve toplumla daha güçlü bir bağ kurması gerekiyor. Barışın ne anlama geldiğini ve bu ülkeye neler kazandırabileceğini anlatmak da gazetecilerin önemli sorumluluklarından biri.   “Eğer medya kutuplaştırıcı, nefret içeren ve savaş dilini yeniden üretmeye devam ederse, bu sürecin ilerlemesi zorlaşır. Ancak barış dilini esas alan bir yayıncılık anlayışı gelişirse, toplumda da bu sürecin daha güçlü bir karşılık bulması mümkün olur.”   *Demokratik toplum sürecinin ilerlemesi ve barış gazeteciliğinin güçlenmesi açısından medyanın sorumluluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki dönemde hem medyanın dili hem de özgür basının rolü sizce nasıl olmalı?   Bence burada medyanın sorumluluğu gerçekten kilit bir noktada duruyor. 27 Şubat çağrısının üzerinden bir yıl geçti ve bu süreçte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan gelen mesajlarda özellikle provokatif, nefret içeren ve zehirli dilin değişmesi gerektiği vurgulandı. Sürecin artık negatif aşamadan pozitif bir inşa sürecine evrilmesi gerektiği ifade edildi. Bu da barışın yalnızca siyasi aktörler arasında değil, toplumun tamamında yeni bir dil ve yaklaşım üzerinden konuşulmasını gerekli kılıyor.   Bu noktada sürecin siyasi boyutuna baktığımızda da önemli bir tablo ortaya çıkıyor. Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrılar, ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesi ve Özgür Özel’in katkısının da vurgulanması, aslında bu sürecin daha geniş bir siyasi zeminde ele alınması gerektiğine işaret ediyor. Bu durum, aynı zamanda silahların değil, siyasetin ve demokratik siyasetin konuşulacağı bir dönemin gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu nedenle hukuki ve anayasal adımların atılması, demokratikleşmenin güçlendirilmesi ve toplumun tüm kesimlerine güven verecek bir barış dilinin kurulması büyük önem taşıyor. Tam da bu noktada medyanın dili belirleyici hale geliyor. Çünkü toplumda barışın toplumsallaşması, güvenin oluşması ve sürecin doğru anlaşılması büyük ölçüde medyada kurulan dil üzerinden şekilleniyor. Eğer medya kutuplaştırıcı, nefret içeren ve savaş dilini yeniden üretmeye devam ederse, bu sürecin ilerlemesi zorlaşır. Ancak barış dilini esas alan bir yayıncılık anlayışı gelişirse, toplumda da bu sürecin daha güçlü bir karşılık bulması mümkün olur.   “Gazeteciler olarak İmralı’ya gidip sorularımızı doğrudan sorabilmeli, yanıtları da kameralar aracılığıyla toplumun kendi sesiyle duymasını sağlamalıyız.”   *İmralı’ya gazetecilerin gidebilmesi ve doğrudan temas kurabilmesi bu sürecin sağlıklı ilerlemesi açısından önemli görünüyor. Sizce bu neden önemli? Bu konuda nasıl bir değerlendirme yaparsınız?   Öncelikle, İmralı Cezaevi’nin kapılarının bir an önce açılması ve gazetecilerin oraya gidebilmesi bugün en elzem konulardan biri. Aradan bir yıl geçti ve artık bu adımın çok daha hızlı atılması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bu bir yıllık süreçte devletin ve hükümetin topluma nasıl bir algı sunmak istediğini çoğunlukla tek taraflı olarak gördük. Kamuoyuna yansıyan açıklamalar dışında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın görüşlerini doğrudan ve kapsamlı biçimde öğrenme imkânı olmadı. Oysa ortada bir müzakere süreci varsa, masanın iki tarafının da eşit biçimde konuşabilmesi ve şeffaf olması gerekir. Şu anda ise iletişim kanalları hâlâ sınırlı ve gazeteciler İmralı’ya gidip doğrudan soru sorabilmiş değil. Biz gazeteciler olarak çok açık bir talepte bulunuyoruz: İmralı’nın kapıları açılsın, gidip Abdullah Öcalan ile görüşelim ve toplumun merak ettiği soruları doğrudan kendisine soralım. Bu çatışmanın neden başladığını, sonuçlarını, bugün yürütülen sürecin nasıl ilerlediğini, demokratik entegrasyonun ve demokratik toplumun nasıl kurulacağını kendi sözleriyle topluma anlatabilsin. Çünkü bugün yürütülen sürecin temel vurgularından biri, silahların değil, demokratik siyasetin konuşulmasıdır. Eğer gerçekten demokratik siyaset zemini güçlenecekse, bu sürecin en önemli aktörlerinden biri olan Abdullah Öcalan’ın toplumla doğrudan iletişim kurabilmesi gerekir. Gazeteciler, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileriyle temasın açılması, hem şeffaflık hem de güven açısından belirleyici olacaktır.   Aynı zamanda bu mesele yalnızca bir iletişim meselesi değil, aynı zamanda bir hukuk meselesidir. Öcalan’ın kendisinin de dile getirdiği umut hakkı, yalnızca onunla sınırlı bir konu değildir; cezaevlerinde bu haktan yararlanması gereken binlerce tutuklu bulunmaktadır. Dolayısıyla hukukun işletilmesi, temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve insan haklarının uygulanması, demokratik bir toplumun kurulmasının temel şartıdır. Bu nedenle biz gazeteciler olarak şunu söylüyoruz: Adalet Bakanlığı devreye girmeli, hukuki yollar açılmalı ve koşullar sağlanmalıdır. Gazeteciler olarak İmralı’ya gidip sorularımızı doğrudan sorabilmeli, yanıtları da kameralar aracılığıyla toplumun kendi sesiyle duymasını sağlamalıyız. Eğer bir baş müzakereci ve kurucu önder olarak Abdullah Öcalan, örgütüne silah bırakma ve demokratik siyaset çağrısı yaparak yeni bir paradigma ortaya koyuyorsa, o zaman bu süreci daha şeffaf yürütmesi için gerekli çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması da kaçınılmazdır.