Bir çıra ışığından Deniz’e uzanan hatıra… 2026-08-28 09:02:55   “O üç gün boyunca yarım kalmış yasımızı tamamladık. Annem, ‘Deniz’i burada tek başına bırakamam’ diyerek fotoğrafının başından ayrılmadı. Belki de taziyenin bitmesini değil, Deniz’le kurduğu o kısa ve tarifsiz yakınlığın sona ermesini istemiyordu. Bazı hatıralar kelimelere dökülmek için değil, insanın yüreğinde taşınmak için vardır.”   Mekiye Görenç Sağlam   Doğduğun anı hatırlıyorum. Odayı bir çıra aydınlatıyordu ve sen dünyaya gelmemek için adeta direniyordun. Doğumun saatler sürdü. Sonra nenem, annemin durumundan endişelenerek, “Hastaneye götürelim, yoksa ölecek” dedi. Kısa bir süre sonra ağlama sesi duyuldu ve sen dünyaya geldin. Nenem, sanki onu anlayacakmışsın gibi sana kızdı ve birkaç kez ağlaman için kalçana vurdu. O vurdukça sen daha çok ağlamaya başladın. Ben bütün bu anlara yaklaşık beş yaşındayken şahit oldum. O gece hafızamda hep kaldı.   Nedenini hala tam olarak çözemediğim, içgüdüsel bir şey vardı. Seni hep korumaya çalışıyordum. Islanıp hastalanırsın diye yağmurdan, düşersin diye merdivenlerden uzak tutuyordum. Bir gün evde yangın çıkmıştı. Sen çığlık çığlığa ağlıyor, yangına doğru gitmeye çalışıyordun. Ben ise seni sıkıca tutmuş, oraya gitmene izin vermiyordum. Aynı ilkokula gidiyorduk. Sen birinci sınıfta, ben ise dördüncü sınıftaydım. Öğretmenin sana tokat attığında çok öfkelenmiştim. Hatta sana nasıl bir tokat attığını anlamak için ona karşı geldim. Bana da senin yediğin tokadın aynısını attığında, o an senin ne hissettiğini anlamaya çalıştım.   Seninle ilgili hiçbir zaman öngörüm olmadı. Ama büyümek, gelişmek ve farklı olmak istediğini hep görüyordum. Girdiğin her ortamda gösterdiğin başarı, merhametin, yaptığın şakalar ve taklit yeteneğin bize hep moral verirdi. İçinde büyük öfkeler vardı ve çoğu zaman bunları dile getiremiyordun. Ben kimi zaman o öfkeyi gözlerinde biriken gözyaşlarından anlayabiliyordum. Bu yüzden içimde kalan tek bir şey var: Gözlerinde biriken gözyaşlarını gördüğümde sana sımsıkı sarılamamak… Bunun için hala kendime çok kızıyorum.   Aramızda kardeşlik ve ablalık ilişkisinin ötesinde güçlü bir bağ vardı. Bunu kelimelerle dile getirmiyorduk ama davranışlarımızla birbirimize hissettiriyorduk. Gitmeden önceki son birkaç yıl boyunca, bulunduğum yerlere sürekli gelirdin. Bazen elinde bir çikolatayla, bazen de sadece bir gülümsemeyle… Seninle oturup uzun ve derin sohbetlere hiç dalmadık ama aramızdaki bağlılık hep güçlüydü. Sanırım bu, ailemizden gelen bir şeydi; sevgimizi birbirimize tam anlamıyla ifade edemiyorduk. Belki de bu yüzden, içimde sana söyleyemediğim, anlatamadığım çok şey kaldı.   2010 yılının sonbaharıydı. Havanın serinlemeye, yaprakların sararmaya başladığı o günlerde, hayatımın en zor vedasını yaşayacağımı bilmiyordum. Sabahın erken saatlerinde, ben uyurken sessizce yatağımın kenarına gelip oturdun. Gözlerimi açtığımda karşımda sen vardın. Gözlerime derin derin baktın, gülümsedin ama hiçbir şey söylemedin. Nereden bilebilirdim ki o gülümsemenin seni son kez gördüğüm an olduğunu… Meğer sessizce vedalaşmışsın benimle.   O günün akşamından sabaha kadar uyumadım. Her an kapının çalacağını, senin içeri girip geleceğini düşündüm. Saat sabahın beşine geldiğinde ise artık o kapıyı bir daha çalmayacağını, bir daha içeri girmeyeceğini anladım. Günlerce ağlamadım. Gözyaşlarımı içime akıtarak senden bir haber bekledim. Günler geçtikçe, artık dönmeyeceğini kabullenmeye başladım. İçim ne kadar yansa da seninle bir yandan gurur duydum. Aldığın karara, yürüdüğün yola ve ardında bıraktığın her şeye saygı duydum.   Sonra duydum ki adını “Deniz Amed” koymuşsun; belki de bu yüzden deniz bana hep seni hatırlatacak. Kıyıya vuran her dalgada, ufka baktığım her anda seni arayacağım. Sen deniz kadar derin, deniz kadar özgür ve hep kalbimde yaşayacaksın.   17 Aralık 2019’da seni tamamen kaybettiğimde yaşadığım acıyı tarif edemem. Yaşadığım acının derinliğinde kaybolmuş gibiydim. Bundan daha büyük bir acı yaşayamayacağımı düşündüm. O acı, ilk günkü ağırlığıyla öylece kalsaydı, sanırım yaşamak mümkün olmazdı. Zaman geçtikçe insan acıyla yaşamayı öğreniyor; ama seni kaybetmenin bıraktığı boşluk hiçbir zaman kaybolmuyor. Duygusallığı her zaman bir zayıflık olarak gördüm. Belki de bu yüzden, içimden geçenleri kelimelere dökmekten, yazı yazmaktan hep kaçındım. Bugün geldiğimiz noktada sana ve yoldaşlarına nasıl layık olunur, bunu her gün yeniden düşünüyorum. Ardınızda bıraktığınız değerlere sahip çıkmanın, mücadelenizi yaşatmanın ve sizi unutturmamanın yollarını arıyorum.   Geçtiğimiz günlerde Amed Koşuyolu Parkı’nda 49 yoldaşın taziyesi kuruldu. Fotoğraflar yan yana, sıra sıra dizildi. Tek tek hepsine baktım. Senin fotoğrafının önüne geldiğimde ise durdum; bir adım daha atamadım. O an sanki zaman durdu. Gözlerim fotoğrafında, içim ise tarifsiz bir acı ve gururun arasında kaldı. Annemle birlikte fotoğrafının arkasında oturduk. O üç gün boyunca, yarım kalmış yasımızı tamamladık. Bu üç günlük zaman, bize tarifsiz birçok duyguyu aynı anda yaşattı.   Binlerce insan geldi. Kimi gözyaşlarına hakim olamadan fotoğrafların önünde tek tek durdu. Kimi fotoğrafları eline alıp öptü, elleriyle dokundu. Kimi ise gözlerimizin içine bakarak acımızı paylaştığını, bu kaybın yalnızca bizim acımız olmadığını hissettirdi. O üç gün boyunca gelen her insan, kendi duygusuyla, kendi acısıyla ve bıraktığı bir sözle yanımızdan geçti. En yakınlarımızın orada olmayışı bu kez bizi hiç incitmedi. Çünkü o üç gün boyunca etrafımızda kocaman bir aile vardı. Acımızı paylaşan, yanımızda duran, bizi yalnız bırakmayan binlerce insanla birlikteydik. O an anladım ki insan bazen kan bağıyla değil, aynı acıda buluştuğu yüreklerle de büyük bir aileye sahip olabiliyormuş.   Dört kelebeğin ateş hikayesini bilirsiniz. Annemi bazen o dördüncü kelebek gibi görürüm. Bu kadar acıyla sınanan, o ateşin içinde yanan ve ateşin hakikatine ulaşan bir kadın benim için. Onun gözlerindeki acıyı ve gururu her gördüğümde, ben de ondan güç ve cesaret alıyorum. Üç günlük taziye sürecinde her eve vardığımızda, annem beyaz tülbentini bir kovaya koyar, suda bekletir ve kuruması için asardı. Sabahın erken saatlerinde uyandığımızda kanepenin üzerinde birkaç elbise olurdu. Hangisini giyeceğini düşünür ve bazen de bana sorar, birlikte karar verirdik. Ardından seçeceği kıyafetleri ütüler, hazırlanır ve taziye yerinin yolunu tutardık.   Bütün bunları yaparken içindeki gücü tarif etmem mümkün değil. Bu kadar derin acıyı taşıyıp aynı zamanda bu kadar güçlü durabilmek… Bazen kendi kendime soruyorum: İnsan hem bu kadar duygusal hem de bu kadar güçlü nasıl olabiliyor? Belki de annemden öğrendiğim en önemli şey bu; acının insanı yalnızca yıkmadığı, bazen onu daha da güçlü kıldığı.   Annem taziye sürecinin biraz daha uzamasını istiyordu. Bunu birkaç gün düşündüm, nedenini sorguladım. Aslında bunun birkaç basit cümleyle anlatılabilecek bir tarafı yoktu, ben de nasıl anlatacağımı tam olarak bilmiyorum. Çünkü onun önünde duran yalnızca bir fotoğraf değildi. Sanki oğlu Deniz Amed (Mustafa Görenç) yanında oturuyordu. Gelenleri onunla birlikte karşılıyor, her gelenle birlikte yeniden buluşuyordu. Fotoğrafın arkasında geçirdiği her an, Deniz’le geçirdiği zamana dönüşüyordu. Belki de annem taziyenin bitmesini değil, Deniz’le kurduğu o kısa ve tarifsiz yakınlığın sona ermesini istemiyordu.   Deniz’in ve diğer yoldaşlarının gözlerine her baktığımda, onların ardında bıraktıkları hikayeyi düşünüyordum. Fedakarlıklarını, verdikleri mücadeleyi ve son ana kadar gösterdikleri direnişi düşündükçe, kendi acımın içinde kaybolmanın bile bana ağır geldiğini hissediyordum. Onların karşısında insanın söyleyecek sözü tükeniyordu. Hissettiğim mahcubiyetten oradan zaman zaman uzaklaşıyordum, ama annem namaz kılmak dışında yerinden hiç kalkmadı. “Deniz’i burada tek başına bırakamam” diyordu. Ben ona, “Ben varım, sen git” diyordum. O ise her defasında, “Yok, gitmem” diye karşılık veriyordu.   Şu sıralar birçok arkadaş kendi tanıklıklarını, kendi gözlemlerini aktarıyor. Her birinin Deniz’le ve diğer yoldaşlarla ilgili anlatacağı, hatırladığı, paylaşacağı farklı bir anı var. Bunların her biri çok kıymetli, çünkü onların nasıl yaşadığını, nasıl mücadele ettiğini ve nasıl bir iz bıraktığını anlatıyor. Ama bütün bunların yanında, bizim yaşadığımız ve yalnızca bize ait olan başka anlar da var.   Taziye boyunca yaşadıklarımız, annemin fotoğrafının önünde geçirdiği saatler, birlikte oturduğumuz o üç gün, gelen insanlarla kurduğumuz sessiz bakışlar, söylenmeyen ama hissedilen cümleler… Bunların her biri bizim hafızamızda kaldı. Kimsenin dışarıdan göremeyeceği, fotoğraflara ve anlatılara sığmayacak kadar kişisel anlar bunlar.   Belki de bir kaybın en ağır tarafı burada başlıyor. Herkes kaybettiklerini kendi hatıraları ve kendi tanıklıkları üzerinden anlatacak. Ama bazı anlar vardır ki yalnızca yaşayanlara aittir. Kimsenin bilmediği, dışarıdan görülmeyen, anlatılması kolay olmayan o küçük anlar insanın içinde bir ömür yaşamaya devam eder. Bazı hatıralar kelimelere dökülmek için değil, insanın yüreğinde taşınmak için vardır. Zaman geçtikçe unutulmazlar, aksine insanın bir parçasına dönüşürler.