'Endüstriyalizm, ulus-devlet ve sermaye üçgeninde ekolojik yaşamı savunmak' 2026-04-10 09:02:41   "Sorun sistemik bir krizdir: Kapitalizm, doğayı korumayı vaat eden "yeşil" reformlarla kendini yeniden üretirken, ekolojik yıkımı derinleştiren aynı mekanizmaları sürdürür."   Derya Akyol   İnsanlığın ekolojik yıkım karşısında yaşadığı derin kriz, salt çevresel bir sorun değil, aynı zamanda uygarlık tarihinin hiyerarşik, devletçi ve sömürgeci karakterinin bir sonucudur. Bu kriz kapitalist modernitenin doğa ve toplum üzerindeki çifte tahakkümü olarak okunur ve bir yanda ekolojik sistemlerin metalaştırılması diğer yanda toplumsal yaşamın piyasa ilişkilerine hapsedilmesi ve insanın yabancılaşmış bir tüketiciye dönüştürülmesi. Bu ikili mekanizma, yalnızca yeryüzünün ekolojik dengesini bozmakla kalmamış, aynı zamanda toplumsal dokuyu parçalayarak kolektif bilinci yok etmiştir.    Kapitalizmin doğayı metalaştırma süreci üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yarattığı eşitsiz güç ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu sistemde, doğal varlıkların kontrolü ve kullanımı, toplumsal ihtiyaçlardan ziyade kâr maksimizasyonu ilkesine göre şekillenmekte, bu da ekolojik dengenin ikincil planda kalmasına yol açmaktadır.    Ekolojik krizin epistemolojik ve ontolojik kökenlerini anlamak için, insan-doğa diyalektiğinin meta üretimi, rejimler ve sınıfsal şiddet sarmalı mekanizmaları çerçevesinde geçirdiği tarihsel dönüşümleri sistematik olarak analiz etmek elzemdir. Antropolojik ve arkeolojik veriler, Neolitik Devrim (MÖ 10.000) ile başlayan yerleşik tarım toplumlarının, artı ürün birikimine dayalı ilk sistemik doğa dönüştürme pratiklerini geliştirdiğini göstermektedir. Bu dönem, doğanın insan ihtiyaçlarını karşılama aracı olmaktan çıkarak, sistematik kontrol nesnesine dönüşümünün başlangıcını teşkil eder. Doğa ile kurulan araçsal ilişki, devlet aygıtlarının yükselişiyle birlikte kurumsallaşmış bir tahakküm mekanizmasına dönüşmüştür. Sümer Zigguratları’ndan Roma’nın latifundialarına uzanan süreçte, artı ürünün merkezileşmesi yalnızca toplumsal hiyerarşileri derinleştirmekle kalmamış, aynı zamanda toprağın metalaşmasının ve ekolojik dengelerin ilk sistematik bozulmalarının da zeminini hazırlamıştır. (Latifundia: Özellikle Roma İmparatorluğu’nda doğan Latin Amerika’ya kadar uzanan, zenginlerin elinde toplanan geniş tarım arazilerini ifade eder.) Kapitalist üretim tarzının küreselleşmesiyle birlikte de doğa artık bir kaynak deposu olarak görülmeye başlamıştır.   Ekolojik kriz, kapitalizmin tarihsel gelişiminin derinlerine uzanır. 16. yüzyılda yükselen sömürgeci yağma ve ticaret, doğanın "işlenmemiş kaynaklar" olarak görülüp emeğin ve doğanın piyasa için dönüştürülmesinin ilk adımlarını attı. Sanayi Devrimi ise bu süreci hızlandırarak, doğayı sermaye birikiminin sonsuz genişleme ihtiyacına tabi kıldı. Fabrikaların yükselişi, kömürle çalışan makinelerin egemenliği ve kentlerin kontrolsüz büyümesi, ekosistemler üzerinde geri dönüşü olmayan bir tahribatın temellerini attı. Kapitalist üretim süreci yalnızca insanı ve emeği değil; toprağı, suyu ve havayı da birer "üretim girdisi" olarak sömürgeleştirdi. Bugün karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliği, okyanusların asitlenmesi, toprak erozyonu ve kitlesel tür yok oluşları, bu tarihsel sürecin kaçınılmaz sonucu haline geldi.   Günümüzde yaşanan çok boyutlu küresel krizler -ekonomik, ekolojik, sosyal ve siyasal- kapitalist modernitenin tarihsel gelişim sürecine içkin olan yapısal çelişkilerin bir yansımasıdır. Kapitalizmin temel işleyiş dinamiğini oluşturan sermaye birikim süreçleri, kâr maksimizasyonu odaklı üretim ilişkileri ve sınırsız büyüme ideolojisi, insanlığı eşi benzeri görülmemiş bir krizler sarmalına sürüklemiştir. Finans kapitalin küresel ölçekteki hegemonyası, gerçek ekonomiden kopuk spekülatif balonlar yaratarak 2008 krizi gibi sistemik çöküşlere yol açmış; merkez bankalarının parasal genişleme politikaları ise enflasyon, gelir adaletsizliği ve borç krizlerini derinleştirmiştir. Ekolojik yıkım bağlamında, kapitalizmin doğayı meta olarak gören antroposen yaklaşımı, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı ve kaynak kıtlığı gibi varoluşsal tehditleri beraberinde getirmiştir. Sanayi devriminden bu yana süregelen fosil yakıt bağımlılığı ve aşırı üretim-tüketim çılgınlığı, gezegenin ekolojik dengesini geri dönüşü olmayacak şekilde bozmaktadır. Sosyal ve siyasal alanda ise neoliberal politikaların yarattığı güvencesizlik, işsizlik ve yoksullaşma, toplumsal dokuyu parçalarken, otoriter rejimlerin yükselişine zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda, kapitalizmin krizlerini fırsata çeviren büyük tekeller, devletler üzerindeki lobi faaliyetleriyle demokratik süreçleri de tahrip etmektedir.   Sorun sistemik bir krizdir: Kapitalizm, doğayı korumayı vaat eden "yeşil" reformlarla kendini yeniden üretirken, ekolojik yıkımı derinleştiren aynı mekanizmaları sürdürür. Kapitalizm, ekolojik krizin yarattığı meşruiyet sarsıntısını "yeşil" sistematik bir aldatmaca mekanizması olarak işleyen pratiklerle aşma çabasında. Karbon borsaları, sürdürülebilirlik sertifikaları ve eko-ambalajlı ürünler, sermayenin doğayı metalaştırma pratiğini meşrulaştıran yeni bir aldatmaca repertuarından ibaret. Oysa bu sözde çözümler, sistemin yapısal işleyişine dokunmadan, ekolojik yıkımı "yönetilebilir" bir kar alanına dönüştürüyor. Kapitalizmin "yeşil" dönüşümü, yasaların sermaye lehine esnetilmesiyle küresel ölçekte bir yağma mekanizmasına dönüşüyor. Yasal düzenlemeler, yeşil sermayenin şiddetini meşrulaştırma aracına dönüşmüş durumda. Kömür madeni genişletme projeleri "kamu yararı" kapsamına alınırken, "temiz enerji" yatırımları için yerli halkların toprak hakları askıya alınıyor. İklim krizine çözüm olarak sunulan yeşil dönüşüm, aslında küresel enerji haritasını baştan aşağı değiştiren bir güç mücadelesine dönüşüyor. Fosil yakıtlardan kurtuluş vaadi, lityum, nikel ve nadir toprak elementleri için yeni bir talep dalgasını beraberinde getiriyor. Yenilenebilir enerji teknolojileri, sadece çevreyi tahrip etmekle kalmıyor; aynı zamanda uluslararası rekabette kritik bir silah haline geliyor. Artık temiz enerji yarışı, ülkelerin ekonomik ve siyasi nüfuz alanlarını genişletmek için kullandıkları stratejik bir enstrümana dönüşmüş durumda. Bu süreç, sürdürülebilirlik retoriğinin ardında, canlı ve cansız varlıklar üzerinde küresel bir hegemonya kavgasını barındırıyor. Yeşil dönüşüm maskesi ardında, kapitalizmin yeni bir sömürü düzeni yatıyor.    Artık medyada, sokak panolarında, metrolarda, sosyal medya uygulamalarında şirketlerin “doğa dostu”, “iklim dostu” olduklarını, bunun için “ellerinden geleni” yaptıklarını anlatan reklamlara çokça maruz kalıyoruz. Şirketler sadece kendilerinin ne kadar doğa dostu olduklarını, normalde hiçbir zaman göz önüne getirmedikleri sömürü, yani üretim alanlarını “çevre dostu” özellikleriyle gözümüze sokmakla kalmıyorlar; ayrıca biz “yurttaşları” da kâğıttan dijital faturaya geçerek, düşük su ve enerji tüketimli ürünler kullanarak, geri dönüştürülebilir giysiler alarak, naylon poşet yerine bez çantalara geçerek “doğa dostu” olmaya teşvik ediyorlar ve böyle olmamızı talep ediyorlar! Arz eden de talep eden de onlar! (“Türk Kapitalizminin “Yeşil Dönüşümü”, elyazmaları). Bu söylemlerin ardında, sistemik sorumluluklarını bireysel tedbirlere yıkarak gerçek çevresel etkilerini gizleme çabası yatıyor. Şirketler “yeşil” etiketiyle tüketim alışkanlıklarımızı (temel ihtiyaçlarımız dışında, kapitalizmin sürekli üretim sistemine yarayacak şekilde dönüştürülmesi) manipüle ederken, kendi endüstriyel faaliyetlerinin yol açtığı ekolojik yıkımı görünmez kılmaya çalışıyorlar. Bu aynı şirketler doğa sömürüsüne devam ediyorlar.   NOT: Yazının devamı “Kapitalizmin Triadik Tahakküm Aygıtı: Endüstriyalizm, Ulus Devlet ve Kapitalist Üretimin Diyalektiği” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.    Bu yazı, Jineolojî Dergisinin “DEMOKRATİK TOPLUM SOSYALİZMİ” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.