Meclis'ten sokağa mücadele: Raporlar kırımı ortaya koyuyor
- 09:06 6 Ocak 2026
- Güncel
Melike Aydın
İSTANBUL - Kadın katliamlarına dair 2025 raporlarının, devam eden kadın kırımını ortaya koyduğunu dile getiren kadınlar, bu tablo karşısında Meclis’te, sokakta örgütlü birleşik bir mücadelenin devam edeceğini ifade etti.
Kadın katliamına dair ajansımızın 2025 yılı çetelesine göre 297 kadın katledildi, 191 kadın da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER) verilerine göre ise bu rakam, 508’i şüpheli olmak üzere toplamda 928 kadının katledildiğini ortaya koyuyor. 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edilse de ajansımızın verilerine göre katledilen kadınların 113'ü evli olunan erkek, 32'si boşandığı erkek, 12'si babası, 20'si oğlu tarafından, yani aile içinde ve en yakınındaki erkekler tarafından katledildi. Kadınlar, savaş verilerini andıran bu rakamların bir kadın kırımı olduğunu ve buna karşı kadınların birlikte mücadele etmesi gerektiğini belirtirken, kadın katliamının durması için de barış ortamının sağlanması gerektiğinin altını çizdi.
Kadınlar, katliamlara ilişkin açıklanan raporlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
‘Türkiye kadın katliamında Avrupa birincisi’
Kadın katliamlarının hukuken belli bir kategori altında olmadığı için gerçek verilerin bilinmediğini belirten Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) PM Üyesi Arzu Fırat, Türkiye’nin kadın katliamlarında Avrupa ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye ülkeler arasında ilk sırada yer aldığını kaydetti. Arzu Fırat, “Kadın kırımı şeklinde devam eden bir süreç var. Bunu zayıf koruma mekanizmaları, yetersiz caydırıcılık ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle açıklayabiliriz. Biliyorsunuz 2025 ‘Aile Yılı’ olarak ilan edildi ve böyle bir ülkede kadın katliamının yüzde 40’ı eşler tarafından, yüzde 20 ya da 30 civarında eski sevgili ya da partnerler tarafından yapılıyor. Bunun için de 6284 sayılı yasanın uygulanması gerekiyor” şeklinde ifade etti.
‘Soru önergeleri verilecek’
DEM Parti’nin kadın katliamı ve şüpheli ölümlere dair İçişleri Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı'na araştırma önergeleri verdiğini, TBMM’ye soru önergeleri sunduğunu ifade eden Arzu Fırat, son olarak katledilmiş halde bulunan Rojin Kabaiş ile ilgili soru önergesi verdiklerini dile getirdi. Kadına yönelik şiddetin yapısal bir sorun ve politik olduğunu belirten Arzu Fırat, “Biz kadın partisiyiz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak yönünde ciddi bir mücadelemiz var. Ayrıca kadın kırımı artık partiler üstü bir sorundur. Bu konuda önergeler düzenleyeceğiz. Yalnızca bu önergelerle kalmayacağız. Toplumun bu sistematik katliamlarla yüzleşmesi, toplumsal farkındalıkların oluşturulması gerekiyor. İzmir, Van, Mersin gibi çeşitli illerde de kadına yönelik şiddetin politik bir sorun olduğu dile getirildi. Toplumsal cinsiyet eşitliğini parti programımızda da kendi illerimizde, ilçelerimizde, yerel yönetimlerimizde bizzat uygulamaya ve bununla ilgili toplumsal ve yerel yönetimlerde de farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Buluşmalar, etkinlikler, eylemlilikler düzenliyoruz” şeklinde belirtti.
‘Kayyım atanmayan belediyelerde kadın çalışmaları yürüyor’
DEM Partili belediyelere kayyım atandıktan sonra kayyımların ilk olarak kadın kazanımlarına müdahale ettiğini dile getiren Arzu Fırat, “Bunların içerisinde kadın dayanışma merkezlerimiz vardı. ‘Alo şiddet hattı’ vardı. Bunları ya tamamen saf dışı bıraktı ya da işlevsiz hale getirdi. Bu konuda çalışan kadınları işten çıkardı. Bu merkezler hem toplumsal farkındalık yaratıyor hem kadınlara psikolojik, ekonomik, sosyal olarak destek sunuyordu. Kadına yönelik şiddet toplumsal bir sorun olduğu için mücadeleyi toplumla yürütmek gerekiyor, toplumda farkındalığı yaratmak gerekiyor” dedi.
‘11’inci Yargı Paketi kadın katillerini serbest bıraktı’
Türkiye’de hâlâ kadın bedeni üzerinden politikalar geliştirildiğini ifade eden İnsan Hakları Derneği (İHD) Kadın Komisyonu üyelerinden Nimet Tanrıkulu, çıkarılan 11’inci Yargı Paketi ile faillerin serbest bırakıldığını, hemen ardından da bir kadının katledildiğini hatırlattı. Nimet Tanrıkulu, “Biz bu devletle kadın kırımından dolayı bir hesaplaşma yaşıyoruz. Bu yüzden 2025'te sesimizi olabildiğince yüksek çıkarmaya çalıştık. Ama yine ağır şiddet ve gözaltı ile karşılaştık. Kadınlar ses çıkardığında seslerini bastırmak için sürekli bir tehdit altındalar. Veri hazırlamak, belge hazırlamak çok önemli ama sadece bununla ses çıkarmak eksik olur. Sokaklarda sesimiz yükselmediği sürece, örgütlü bir kadın gücünü oluşturmadığımız sürece bu kırımı yaşarız. Birleşik bir kadın mücadelesini esastan kurduğumuzda daha güçlü bir ses çıkarmış oluruz” sözlerini kullandı.
‘İHD raporları uluslararası platformlarda paylaşılıyor’
İHD’nin her yıl çıkardığı hak ihlalleri raporunda kadına yönelik şiddeti de ortaya koyduğunu dile getiren Nimet Tanrıkulu, İHD’nin ayrıca başvuru da aldığını, kadınlara hukuki destek sunduklarını, başvurular doğrultusunda şiddeti duyurduklarını ve kadın kurumlarıyla ortak eylemlilikler gerçekleştirdiklerini belirtti. Nimet Tanrıkulu, “Zaten raporlarımız rutin şekilde ulusal ve uluslararası bütün alanlara sunuluyor. Parlamentoda grubu olmayan bütün milletvekillerine, grup başkanvekillerine, demokratik kitle örgütlerine yolluyoruz. Kadın örgütleriyle birlikte de yaptığımız açıklamalarda bunları paylaşıyoruz. Basın açıklamaları yapıyoruz” dedi.
‘Öncelikle barış sağlanmalı’
Kadınların öncelikli meselenin toplumsal barışın sağlanması olduğunu, toplumsal barışın da mücadelenin güçlenmesiyle gerçekleşeceğini vurgulayan Nimet Tanrıkulu, “Kadınların olmadığı bir barış mücadelesi eksik kalır. 2025'te kadın örgütlülüğün barışa çok önemli kazanımlar sağladığını hep birlikte yaşadık. Yani kadın sesi çıktığında barış çok daha farklı olur. Bu anlamda da hem barış politikalarında hem kadın katliamlarında mutlak ve mutlak örgütlenmeliyiz. Ortak bir zeminde buluşmak çok önemli” şeklinde konuştu.
‘Kadınların yaşam hakkı kolektif mücadele ile korunur’
Şiddetin en çok aile içinde ve devletin kutsallaştırdığı alanlarda yaşandığını kaydeden Kadın Savunma Ağı’ndan Çağlasu Bakır da, kadın hareketinin kadın katliamı üzerine gittikçe, şüpheli ölümlerin de arttığını paylaştı. Çağlasu Bakır, “Bunu Şule Çet'te, Rojin Kabaiş'te gördük. Ancak şunu da vurgulamak gerekir. Türkiye'de devlet hâlâ kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleriyle ilgili şeffaf, düzenli, erişilebilir veri tutmuyor; tutsa da paylaşmıyor. Şiddetin artışından çok erkek şiddetini önlemeye dönük politikaların sistematik olarak uygulanmaması, çoğu zaman devletin ve kurumlarının bu şiddetin suç ortağı hâline geldiğini vurgulamak anlamlı olan şey. Kadınlar, yıllardır yaptığını yapmaya devam ediyor. Örgütleniyor, yan yana geliyor, sokakta oluyor ve birbirini savunuyor. Devletten, milletvekillerinden beklenen şey yapılmadığı için kadınların yaşam hakkı ancak kolektif mücadeleyle korunabiliyor. 2026 yılında da önceki yıllarda yaptığımız gibi eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam için kadınlar ve LGBTİ+’ları savunmak zorundayız” ifadelerine yer verdi.
‘6284 sayılı yasa uygulanmalı’
Aileci, muhafazakâr ve erkek egemen bir iktidar anlayışıyla kadına yönelik şiddetin önlenemeyeceğini söyleyen Cağlasu Bakır, “Burada çok acil, aslında yapması gereken çok açık olan bazı şeyler var. 6284 sayılı yasa başta olmak üzere mevcut yasalar eksiksiz uygulanmalı, koruma kararları etkin biçimde hayata geçirilmeli. İyi hâl ve haksız tahrik indirimlerine son verilmeli. 11’inci Yargı Paketi gibi gerekçelerle şiddet faillerini serbest bırakmaktan vazgeçilmeli. Şiddeti önleme, koruma ve buradaki yaptırım politikalarını kadın örgütleriyle birlikte yeniden kurmak, kadına yönelik şiddete dair daha şeffaf, düzenli veri tutmak ve bunu paylaşmak gerekiyor. Bunlar bir tercih, bir istek değil; artık bir zorunluluk olarak gördüğümüz talepler” dedi.
‘Şiddet münferit değil’
Ailenin kutsanması ve korunması çabasının kadınları ailenin dışında tanımlanamayan ve varlığı kabul edilmeyen bir hâle getirdiğini belirten Kadın Zamanı Derneği’nden Newroz Ünverdi, erkek devletin bu çabasının faillere konfor alanı yarattığını ve cesaret verdiğini söyledi. Kadınların büyük bir çoğunluğunun kutsanan aile içerisinde en yakınları olan erkekler tarafından katledildiğinin altını çizen Newroz Ünverdi şu ifadeleri kullandı: “Bu veriler, bize şiddetin münferit bir noktadan üretilmediğini, sistemin de bu şiddeti yeniden ürettiğini; cezasızlık politikalarıyla, cesaretlendirmeyle ve kadının aileye sıkıştırılmak istenmesiyle şiddetin süreklileştirildiği bir toplumsal yapı oluşturulmak istendiğini gösteriyor.”
‘Şüpheli ölümlerde failler görünmez kılınıyor’
Şüpheli kadın ölümlerinde faillerin “şüpheli” olarak adlandırılmasının toplumun katliam ihtimaliyle yüzleşmek zorunda kalmadığını, devletin daha az etkin soruşturma baskısı hissettiğini ve böylece failin de görünmezleştiğine işaret eden Newroz Ünverdi, bunun da kadın katliamlarının olağan algılanmasına yol açtığına dikkat çekti. Newroz Ünverdi, “Şüpheli ölüm diye kadınların ölümünün üstünün kapatılmaya çalışılması; biz Şule Çet, Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova ve şüpheli olarak öldürülen ama üstü ‘intihar’ denerek kapatılmaya çalışılan birçok kadından biliyoruz. Şüpheli kadın ölümleri ile kadınların katledildiği gerçeği görünmez kılınmaya çalışılmakta ve faile odaklanmak yerine olayı muğlaklaştırarak odağı farklı yerlere çekmeye çalışılmaktadır. Kadınların talebi ise çok nettir: Bu ölümlerin kader ya da belirsizlik olarak değil, önlenebilir ve politik bir şiddet biçimi olarak görülmesi gerekir” diye vurguladı.
Yetkililerin sürekli kadını suçladığını ve kadınların hedef alınarak, şiddetin değerlendirildiğini söyleyen Newroz Ünverdi, kadınların örgütlenmekten başka çaresinin olmadığının altını çizdi.







