Katliamları sonlandıracak yol haritası: Hukuki düzenleme değil demokratik yaşam 2026-09-29 09:04:12   AMED- Kadınların uzaklaştırma kararı ve ihlal bildirimlerine rağmen katledildiğini söyleyen ÖHD üyesi, Aycan Diril, “Sorumluluğun tek başına failde olduğunu söylemek güçleşir” diyerek kolluğun ve yargının ihmallerine işaret etti.   Türkiye ve Kürdistan’da kadın katliamları ve şüpheli kadın ölümleri gündemdeki yerini korurken, kadın örgütleri şüpheli ölümlerin “intihar” denilerek kapatılmasına ve failleri koruyan cezasızlık politikalarına karşı mücadele ediyor. Devletin aileyi merkeze alan politikaları da bu tartışmaların odağında. Türkiye’nin 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin ardından 2025’te “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi avukat Aycan Diril, kadın katliamlarında yargının yaklaşımını, şüpheli ölümlere ilişkin soruşturmaları ve aile politikalarının kadınların yaşamına etkisini değerlendirdi.   Kadın katliamları ve şüpheli ölümler her geçen gün artarken hukuk mekanizmalarının etkin şekilde işletildiğini söylemenin zor olduğuna dikkat çeken Aycan Diril, “Bir günde 6, son beş günde ise en az 10 kadın öldürülüyor. Kadınların varlığına, hakikatine, bedenlerine yönelik bir savaşa dönüşmüş bir kırım var. Cinsiyetçilik, özel savaş politikaları, dincilik ve milliyetçilikle iç içe geçmiş bir şiddet mekanizması var. Hukuk mekanizmaları var ama kadınlar bunların eksik, parçalı ve toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik değerlendirmelerden yoksun olduğunu belirtiyor. Hukuk mekanizmalarının etkili olduğunu ve kadına yönelik şiddeti ortadan kaldıracak bütünlüklü mekanizmalar oluşturduğunu söylemek çok zor. Anayasa’da yaşam hakkını koruyan, eşitlik ilkesine vurgu yapan ve temel hakların önündeki engelleri kaldırmaya yönelik maddeler; AİHS, CEDAW ve 6284 sayılı yasa var. Mesele hukukun yokluğu değil, kadın özgürlüğü esas alınmadığı için hukukun aktif şekilde uygulanmaması. Bağımsız değerlendirme ve denetim sistemlerinin ortadan kaldırılmış olması, kadın mücadelesinin bu meselelerin dışında bırakılması, etkin soruşturmaların yürütülmemesi, şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılmaması ve kişilerin silahlara bu kadar rahat erişebiliyor olması problem. Hukuk mekanizmasının var olduğunu söylemekle aktif şekilde işletildiğini söylemek arasında ciddi fark var” dedi.   ‘Deliler yok ediliyor’   “Erkeğin tek başına fail oluşundan bahsetmek imkânsızlaşıyor” diyen Aycan Diril, mekanizmaların aktif şekilde işletilmemesi nedeniyle aileye mahkûm edilmiş, ekonomik şiddete maruz kalan ve şiddet içinde yaşamak zorunda kalan çok sayıda kadın olduğunu belirtti. Aycan Diril, “Israrlı takibe dair başvurular olduğunda verilen kararların kâğıt üzerinde kaldığını görüyoruz. 6284 sayılı yasaya dayanan uzaklaştırma, iletişim araçlarıyla rahatsız etmeme gibi kararlar alınsa da bunların işletilmesinde koordinasyon eksikliği var. Kararlar ihlal edildiği hâlde ihlallerin takibi yapılmıyor, yaptırımsız bırakılıyor. Kadınların sokakta, evde, aile içindeki kişiler tarafından öldürüldüğünü görüyoruz. Kadınlar uzaklaştırma kararı aldırdıkları, ihlal bildiriminde bulundukları hâlde öldürülüyor. İntihar ya da kaza şeklinde dar yorumlanan veya kapatılan şüpheli kadın ölümü dosyalarında, kadınların defalarca şiddete maruz kaldığını ve uzaklaştırma kararları aldırdığını görmek mümkün. Bundan dolayı sorumluluğun tek başına failde olduğunu söylemek güçleşir. Failin cezalandırılması çok önemli ama failin sistematik şiddetini görünmez kılan, değerlendirmeyen yargı mekanizmalarının, kolluğun ve kamu görevlilerinin ihmallerini de bilmek gerekir. Kamu görevlilerinin doğrudan olayın parçası olduğu durumlarda dosyaların etkin soruşturma yapılmadan kapatılmaya çalışıldığını, delillerin yok edildiğini görüyoruz” dedi.   Yargının göz ardı ettiği sistematik şiddet   Kadına yönelik şiddetin ve kadın katliamlarının münferit olmadığını ifade eden Aycan Diril, şiddeti meşrulaştıran mekanizmalar bulunduğunu ve yargının da bunların bir parçası olduğunu belirtti. Aycan Diril, “Bu şiddet, kadın üzerinde baskı kurmayı kendine hak gören mekanizmalardan alınan güçle gerçekleşiyor. Kadının maruz kaldığı şiddeti, emeğinin görülmemesini dikkate almadan sıradan bir olaymış gibi ‘kasten öldürme’ suçundan yargılama yapılması; ‘tasarlama’, ‘canavarca his’ gibi birçok nitelikli hâlin değerlendirme dışı bırakılması anlamına geliyor. Sistematik şiddeti görmediğimizde hukuk fail lehine geniş, şiddete maruz kalanın durumu ise dar yorumlanmış oluyor. Kadının yaşamı yargılama konusu yapılırken erkeğin fiili yargılama konusu yapılmıyor. Kadının hayatı yargılama boyunca tartışılıyor. Kadın mücadelesinin çabası olmasa erkek lehine, onu teşvik eden, sırtını sıvazlayan yaklaşımların yargı pratiklerinde görülmesi çok olası hâle geliyor” diye konuştu.   Ailenin korunması kimin işine yarıyor?   İstanbul Sözleşmesi’nin kadınların kazanımı olan hukuki bir güvence olduğunu, sözleşmeden çekilmenin ise erkek egemen sistemin kendisini yeniden var etmesine yönelik bir hamle olduğunu belirten Aycan Diril, “İstanbul Sözleşmesi, devlet mekanizmalarına topyekûn sorumluluk yükleyen, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığı ortadan kaldırmayı esas alan ve bağımsız uluslararası denetim mekanizması öngören bir yaklaşımdı. Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri aydınlatıldığında faillerin en az yüzde 65’inin aile içindeki kişiler olduğu gerçeği karşısında, hangi ailenin korunması gerektiği bir tartışma konusu. Ailenin korunmasına ilişkin her yeni hamle, kadınları aileye ve ev içine kapatan, emeğini görünmezleştiren ve bağımlı hâle getiren bir sisteme dönüşüyor. Ailenin korunmasına dair politikalar kadınlara yönelik şiddetin bir aracı olmaya başlamışken, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyle LGBT+ hareketine yönelik nefretin ve ayrımcı politikaların da derinleştiği bir zemine gelindi. ‘Ailem güvende’, ailenin korunması gibi söylemlerle kadınların bu şiddetin içine sıkıştırılmaya çalışıldığı bir denklemde, ailenin korunmasının kimin işine yaradığı bir soru” dedi.   Ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü bir perspektifle yeniden inşa   Aycan Diril, son olarak çözüm yollarına dair şunları söyledi: “Kadın örgütlerinin davalara katılım taleplerinin reddedildiğini, bağımsız mekanizmaların işletilmesinin önünde engeller oluşturulduğunu, yargısal şiddetin kadın örgütlerine yöneldiğini görüyoruz. Kadınların maruz kaldığı şiddete ilişkin resmî ve şeffaf veriler yok. Resmî veri sistemine, bağımsız izleme kurullarına ve kadınların öncüsü olduğu denetim mekanizmalarına ihtiyaç var. İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden etkin şekilde uygulanması gerekiyor. 6284 sayılı yasanın, ihlalleri takip eden, kayıt altına alan ve bunlara yaptırım öngören bir biçimde uygulanması gerekiyor. Kolluğun, yargı mekanizmalarının ve kamu idarelerinin toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan bir perspektif geliştirmesi; AİHS ve CEDAW gibi uluslararası güvencelerin aktif şekilde uygulanması gerekiyor. Kadına yönelik şiddeti sadece hukuki düzenlemelerle ortadan kaldıramayız. Toplumsal cinsiyet eşitliğini ve özgürlüğünü esas alan demokratik bir yaşam olmalı. Bu yaşamı esas alan kadın dayanışma merkezleri her mahallede, her semtte olmalı. Kadınların ekonomik istihdamından siyasete katılımına, hukuki ve psikolojik desteğe kadar yaşamın içinde yer alabilecekleri ve özne olarak kendi yaşamlarını kurabilecekleri mekanizmaların inşa edilmesi lazım. Bunlar geliştirilmediği sürece mevcut hukuk mekanizmaları erkek egemen yapının insafına terk edilmiş oluyor. Esas olarak sistemin ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü bir perspektifle yeniden inşa edilmesi gerekiyor.”